Otomatik kapılar, kuyulardan motorsuz su
çeken aygıtlar, demir, kalay ve kurşun gibi metallerin hassas belirlenmiş
yoğunlukları, zamanın göreceliği, pnömatik aletler, otomatik kontrol
sistemleri… Bunların hiçbiri, içinde bulunduğumuz yüzyılın keşifleri değildir;
bunlar, 6-7 yüzyıl öncesine ait buluşlardır.
Bilim ve teknoloji, yaşadığımız yüzyılda dünya tarihini etkileyecek önemli
gelişimlere ve değişimlere vesile oldu. Tüm ülkelerde, yaşam koşullarını köklü
ve süratli bir şekilde etkileyen teknoloji, artan dünya nüfusunun pek çok
sorununa çözüm getirdi.
Dünyanın bugünkü medeniyet seviyesinde büyük payı olan bilim ve teknolojinin
tarihi gelişimi de son derece hızlı oldu.
Peki, bilim ve teknolojinin önderliğini üstlendiği uygarlık ve kültür
alanındaki bu değişimin tarihsel başlangıcı hangi dönemlerde başlamıştır?
Yukarıda saydığımız keşiflerin tamamı, dokuzuncu yüzyıldan on dördüncü yüzyıla
kadar uzanan dünya tarihinde, dönemin en ileri uygarlığı olan “İslam
Uygarlığı”nın ürünüdür. Tüm yaşamlarını, dolayısı ile bilime dair tüm
çalışmalarının temelini Kuran ayetlerine dayandıran Müslümanlar, kendilerine
atfedildiği gibi bilimi reddetmeyip sahip çıkmışlardır. Akıla ve bilgiye
dayanan uygarlıkları, dünyanın bugün sahip olduğu pek çok değere de kaynaklık
etmiştir.
Kuran'da, evrenin yaratılışı ve kainatın düzeni ile ilgili ayetlerin
bildirilmesi, bilgi sahibi olmaya büyük önem verilmesi, doğada Allah'ın
varlığının delillerinin görülmesi, evrendeki her nesne ve varlığın birbirine
olan uyum ve bağlılığı; söz konusu dönemde bilimin ilerlemesine yol
göstermiştir.
Teknik ilimler, tıp, astronomi, cebir ve kimya gibi birçok alanda önemli
neticeler elde eden Müslüman bilim adamları, medeniyet ve kültür sahasında kısa
zamanda kendilerini tüm dünyaya kanıtlamışlardır. Buluşlarıyla uygarlığın ilk
adımlarının atılmasına vesile olan Müslümanlar, ilerlemenin yolunu açmışlardır.
İslam tarihinde, bilim dallarını tek tek incelediğimizde, hepsinin kaynağının
Kuran-ı Kerim olduğunu, maddi-manevi her şeyin Allah'ın yarattığı sistemin bir
parçası olduğunu defalarca ispat ettiğini görmekteyiz.
Müslüman bilim adamları öncelikle, Batı’da Roma ve Doğu’da başta Çin olmak
üzere, diğer devletlerde geliştirilen bilim ve teknolojiyi rehber almışlar ve
önemli kaynakları tercüme etmişlerdir. Bu bilgi birikiminin içinden imanî ve
teknik anlamda yanlış ve tutarsız olan noktaları çıkartarak, kendilerine fayda
sağlayacak duruma getirmişlerdir. İlk adım niteliğindeki çalışmalarının
ardından, elde ettikleri bilgileri değerlendirip yorumlayarak bilim ve
teknolojiye katkıda bulunmaya başlamışlardır.
İSLAM, BİLİM ve TEKNOLOJİYE NASIL YÖN
VERDİ?
Otomatik kapılar, kuyulardan motorsuz su çeken aygıtlar, demir, kalay ve kurşun
gibi metallerin hassas belirlenmiş yoğunlukları, zamanın göreceliği, otomatik
kontrol sistemleri… Bunların hiçbiri, içinde bulunduğumuz yüzyılın keşifleri
değildir; bunlar, 6-7 yüzyıl öncesine ait buluşlardır.
Bilim ve teknoloji, yaşadığımız yüzyılda dünya tarihini etkileyecek önemli
gelişimlere ve değişimlere vesile oldu. Tüm ülkelerde, yaşam koşullarını köklü
ve süratli bir şekilde etkileyen teknoloji, artan dünya nüfusunun pek çok
sorununa çözüm getirdi.
Dünyanın bugünkü medeniyet seviyesinde büyük payı olan bilim ve teknolojinin
tarihi gelişimi de son derece hızlı oldu.
Peki, bilim ve teknolojinin önderliğini üstlendiği uygarlık ve kültür
alanındaki bu değişimin tarihsel başlangıcı hangi dönemlerde başlamıştır?
Yukarıda saydığımız keşiflerin tamamı, dokuzuncu yüzyıldan on dördüncü yüzyıla
kadar uzanan dünya tarihinde, dönemin en ileri uygarlığı olan “İslam
Uygarlığı”nın ürünüdür. Tüm yaşamlarını, dolayısı ile bilime dair tüm
çalışmalarının temelini Kuran ayetlerine dayandıran Müslümanlar o dönemde bile
bilime sahip çıkmışlardır. Akıla ve bilgiye dayanan uygarlıkları, dünyanın
bugün sahip olduğu pek çok değere de kaynaklık etmiştir.
Kuran'da, evrenin yaratılışı ve kainatın düzeni ile ilgili ayetlerin
bildirilmesi, bilgi sahibi olmaya büyük önem verilmesi, doğada Allah'ın
varlığının delillerinin görülmesi, evrendeki her nesne ve varlığın birbirine
olan uyum ve bağlılığı; söz konusu dönemde bilimin ilerlemesine yol
göstermiştir.
Teknik ilimler, tıp, astronomi, cebir ve kimya gibi birçok alanda önemli
neticeler elde eden Müslüman bilim adamları, medeniyet ve kültür sahasında kısa
zamanda kendilerini tüm dünyaya kanıtlamışlardır. Buluşlarıyla uygarlığın ilk
adımlarının atılmasına vesile olan Müslümanlar, ilerlemenin yolunu açmışlardır.
İslam tarihinde, bilim dallarını tek tek incelediğimizde, hepsinin kaynağının
Kuran-ı Kerim olduğunu, bilimin maddi-manevi herşeyin Allah'ın yarattığı
sistemin bir parçası olduğunu defalarca ispat ettiğini görmekteyiz.
Müslüman bilim adamları öncelikle, Batı’da Roma ve Doğu’da başta Çin olmak
üzere, diğer devletlerde geliştirilen bilim ve teknolojiyi rehber almışlar ve
önemli kaynakları tercüme etmişlerdir. Bu bilgi birikiminin içinden imanî ve
teknik anlamda yanlış ve tutarsız olan noktaları çıkartarak, kendilerine fayda
sağlayacak duruma getirmişlerdir. İlk adım niteliğindeki çalışmalarının
ardından, elde ettikleri bilgileri değerlendirip yorumlayarak bilim ve
teknolojiye katkıda bulunmaya başlamışlardır.
Beşinci yüzyılın ikinci yarısında doğup gelişen İslamiyet, deneye ve gözleme
dayalı bilimin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Emevi halifelerinden Muaviye, bir milyon civarında kitabı barındıran
"Darü'l-Hikme"yi (İlim Kültür Yuvası) kurar. Halife el-Hakim
de, 400 bin ciltlik bir kütüphane kurarak bilim adamlarını Kurtuba'da toplar.
8. Yüzyıl’ın sonlarına doğru Halife Harun-el-Raşid, Aristoteles'in tüm
kitaplarını, Galen ve Hipokrat gibi büyük bilim adamlarının birçok eserini
Arapçaya çevirtir. Halife el Memun, Bizans'a ve Hindistan'a elçiler
göndererek çevirmeye değer kitap aratır ve Bizanslıları yendiği savaşta, savaş
tazminatı olarak sadece Eski Yunan yazmalarını ister.
Böylece İslam dünyası, önceki dönemlerde yapılan tüm bilimsel çalışmaları
toparlayarak kaybolmasını önler; daha sonra bu çalışmalar, Arapçadan Batı
dillerine çevrilir. Endülüs Devleti'nin kurulması ile Musevi, Hıristiyan ve
İslam kültür geleneklerinin buluşması, İspanya'yı bilim ve kültür merkezi
haline getirir.
İslam dünyasında yetişen bilim adamlarından Cabir Bin Hayyan, 'Kimyasal
maddeleri, uçucu maddeler, uçucu olmayan maddeler, yanmayan maddeler ve
madenler' olarak dört grupta toplar. Cabir Bin Hayyan’ın bu çalışması, modern
kimyanın kurucusu olarak bilinen Lavoisier'e öncülük eder.
El-Kindi,
Einstein'dan 1100 yıl önce 800 yılında, izafiyet teorisi ile uğraşır. El-Kindi,
'Zaman cismin var olma süresidir, zamanla bilinebilen ve ölçülebilen hız ve
yavaşlıkta hareketin sonucudur. Zaman, mekan ve hareket birbirinden bağımsız
değildir, göğe doğru çıkan bir insan ağacı küçük görür, inen insan ise büyük
görür' der.
Tıp ve eczacılıkta İbn-i Sina ve Razi gibi alimler, anatomi ve
tedavi alanına pek çok yeni bilgi eklerken; tarih ve coğrafya bilimlerinde Idrisi,
Hamevi ve Taberi ve adını bu satırlara sığdıramayacağımız pek çok
İslam âlimi, bilimsel teorilerde önemli ilerlemeler kaydetmişlerdir. Özellikle
optik alanında, on birinci yüzyılda İbn-i Heysem, bu bilim dalını tek
başına yeniden inşa etmiştir. Dokuzuncu yüzyılda yaşamış olan Sabit bin
Kurra, astronomi alanındaki ilk büyük yeniliği gerçekleştirmiş; Batlamyusçu
sisteme, dokuzuncu yıldızsız küreyi eklemiştir. On üçüncü yüzyılda, bu sistemin
karşılaştığı güçlükleri fark eden yine Müslüman astronomlar olmuş ve
Batlamyusçu olmayan gezegen modellerini geliştirmişlerdir. Bunlar, gerçekten
zamanlarının çok ilerisinde çalışmalardır. Söz konusu çalışmaları ile bilim
tarihine adlarını yazdıran Müslüman bilim adamları, devlet tarafından
maddi-manevi destek görmüş, teşvik edilmiş, halk arasında itibar kazanmışlardır.
Aynı dönemin Avrupa’sında ise durum tamamen farklıdır. Bilime hizmet eden
Avrupalı bilim adamları, pek çok engelleme ile karşılaşıp kısıtlanmakta, hatta
çalışmaları tamamen durdurulmak istenmekteydi.
Harezmi, Hint rakamlarına sıfır rakamını ekleyerek bugün kullandığımız
rakamları oluşturuyor; fen bilimlerinde, deneyle sabit olmayan bilgilere itibar
edilmemesi gerektiğini söyleyen Ahmet Fergani, enlemler arasındaki
mesafeyi hesapladığı gibi, Dünya’nın eksenindeki eğimi en doğru şekilde
hesaplıyordu.
Trigonometrik bağlantıları bugünkü kullanılan şekliyle formülleştiren El-Battani,
877 yılından 929 yılına kadar sürekli astronomik gözlemler yapar; Tanjant ve
Kotanjant'ın tanımını yaparak Sinüs, Tanjant ve Kotanjant'ın sıfırdan doksan
dereceye kadar tablosunu hazırlar.
Ebubekir er-Razi, cerrahide dikiş malzemesi olarak ilk kez hayvan
bağırsağını kullanır; tıp biliminde deney ve gözlemin çok önemli olduğundan
bahseder ve başhekimi olduğu hastanede görev alacak olan doktorların
uzmanlaşmaları gerektiğini söyler.
Ebü'l-Vefa trigonometriye Sekant ve Kosekant kavramlarını kazandırır.
Gözün görülebilir cisimler doğrultusunda ışınlar yaydığını söyleyen Öklid ve
Batlamyus'a karşı; 'Görülecek cismin şekli, ışık vasıtasıyla gözden girer ve
orada mercekler vasıtası ile nakledilir' diyerek, yaptığı sayısız denemelerle
'göze gelen uyarıların görme sinirleri ile beyne iletildiğini' söyleyen İbnü-l-Heysem
ise optik biliminin öncüsüdür.
Çeşitli maddelerin birbirinden ayırt edilme yollarından birinin, maddelerin
özgül ağırlıkları olduğunu söyleyerek, sıcak su ile soğuk su arasındaki özgül
ağırlık farkını tespit eden el-Beyruni; 973 yılında 'Bilimsel
çalışmaların, deneylerle ispat edilmesi gerektiğini ve belgelere dayanmasının
zorunlu olduğunu' söyler. İbnu'n-Nefis, 1200'lü yıllarda, küçük kan
dolaşımını keşfeder.
Bütün İslam ülkelerinde matematik, tıp, uzay bilimleri ve daha birçok ilimin
okutulduğu eğitim kurumları, rasathaneler; dönemin en gelişmiş teçhizatları ile
donatılmış hastaneler, herkese açık kütüphaneler bulunmaktaydı. Bağdat, Harran
ve Endülüs başta olmak üzere Mısır, Kuzey Afrika ve Doğu Fırat çevresindeki
birçok İslam şehrinde, eğitim sistemi ve ilim, söz konusu döneme örnek teşkil
edecek düzeyde geliştirilmişti. Müslümanlar, yaşadıkları şehirleri uygarlık
merkezleri haline getirmişlerdi. Bunlardan biri olan Kurtuba, hastaneleri,
kütüphaneleri ve Orta Avrupa'dan öğrencilerin eğitim görmek üzere geldiği
okulları ile Avrupa'nın en modern şehri olarak bilinmekteydi.
Kültürel ve sosyal alanda meydana gelen atılımlara paralel olarak ilerleyen
bilim ve teknoloji, Osmanlı devleti döneminde doruğa ulaşmıştır. Hazerfen
Ahmet Çelebi, Lagari Hasan Çelebi gibi alimler, alanlarında tarihin
ilk örnek çalışmalarını gerçekleştirmişlerdir.
14. Yüzyıl’da matbaanın icadı ile 1400-1500 yılları arasında, Arapçadan ve Eski
Yunancadan birçok kitap Latinceye çevrilir. Aristoteles'in tüm kitapları, 1495
yılında basılır. Thales'in Mısır'a, İslam dünyasının da Bizans ve Hindistan'a
yaptığı bilimsel amaçlı seyahatler gibi, Avrupa'dan birçok bilim adamı da İslam
dünyasına gelerek bilimsel kitapları toplarlar. Bilimsel eserler, Doğu
Uygarlığı’ndan Batı Uygarlığı’na doğru yönelir. Eski Yunancadan Arapçaya
çevrilen bilimsel eserler yeniden Arapçadan Latinceye çevrilmeye başlanır.
Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden sonra, doğa bilimlerinin öğretilmesi
medreselerden yavaş yavaş kalkar. Bu dönemden sonra İslam anlayışındaki
yetersizlik, İslam dünyasının zaman içerisinde bilim dünyasından silinip yok
olmasına neden olur.
BİLİMİN MÜSLÜMAN ÖNCÜLERİ
Ebul İz El Cezeri
Batı dünyasında adı
kısaca “el Cezeri” olarak bilinen “Bedi'el-Zaman Abu el-izz İsmail el-Razzaz
el-Cezeri”, 1136'da Diyarbakır'da doğdu. XIII. yüzyılın başında, Diyarbakır
Artuklu Sarayı’nda 32 yıl başmühendislik görevi yaptı. Biz bugün el Cezeri'yi,
su saatleri, otomatik kontrol düzenleri, fıskiyeler, kan toplama kapları,
şifreli anahtarlar ve robotlar gibi, pratik ve estetik birçok düzeni tasarlayan
ve bunların nasıl gerçekleştirileceğini anlatan “Kitab-el Hiyal” adlı kitabın
yazarı olarak tanıyoruz.
Tarihte sibernetiğin kurucusu olma şerefi onundur. Sibernetik; haberleşme,
denge kurma ve ayarlama bilimidir. İnsanlarda ve makinelerde bilgi alışverişi,
kontrolü ve denge durumunu inceler. Bu bilim, zamanla gelişerek bugün
kullandığımız bilgisayarların ortaya çıkmasına imkan tanımıştır.
Sibernetik ve otomatik sistemlerin başlangıcı konusunda; Fransızlar Descartes
ve Pascal'ı; Almanlar Leibniz'i, İngilizler de R. Bacon'ı öne sürseler de,
aslında Cezerî bunu ortaya koyan ve ilim dünyasına sunan ilk bilgindir.
Günümüz fizik ve mekanikçileri, "ısı etkisiyle haberleşerek denge
kurma" sisteminin, ilk olarak J. Watt'ın 1780'de regülatörü keşfiyle
başladığını söylerler. Fakat bunun da yine Cezerî'ye dayandığı, onun meşhur
eseri Kitabü'l-Hiyel'in 171. sayfasındaki şekilde açıkça görülür. Bu sayfada
regülatörün şekli, bir kuşun hareketiyle karşılıklı haberleşerek
ayarlanmaktadır.
Kitapta, mühendislikle ilgili 50 farklı aletin plan ve işleyişi hakkında
bilgiler de verilmiştir. Bugün, İstanbul’daki Topkapı Sarayı III. Ahmed
Kütüphanesi'nde bulunan A3472 kayıtlı yazma, özgün eserin ikinci el bir
kopyasıdır. Altı kısımdan oluşan eserde, 50 farklı düzen anlatılmaktadır.
Kitaptaki sistem ve şekiller incelendiğinde, Cezerî'nin büyük bir su mühendisi olduğu
görülmektedir. Kitap, kısmen ve ilk defa E. Wiedeman ve F. Hauser tarafından
Almancaya çevrilmiş ve 1908-1921 seneleri arasında yayımlanmıştır. 1974'te,
Donald R. Hill, eserin tamamını İngilizceye tercüme edip bastırdı. Kitapta
anlatılan su saatlerinden biri; Dünya İslam Festivali için Londra Bilim
Müzesi'nde örneğe uygun olarak yapılıp çalıştırıldı.
Hazinî
Asıl adı Abdurrahman El Mansur olan bu İslam bilgini, XI. Yüzyıl sonları ile
XII. Yüzyıl’ın başlarında, Horasan’da yaşamıştır. Aslen Yunanlı bir köle
olmasına karşın, sonradan İslam dinini seçmiştir. Hazinî, ölçü ve tartı
teorilerine yaptığı katkı ile tanınır. Bilime yaptığı diğer bir önemli katkı da
yerçekimi hakkındaki görüşleridir. Hazinî, Newton’dan 500 yıl önce, “her cismi
yer kürenin merkezine doğru çeken bir güç” olduğunu söylemiştir. Roger
Bacon’dan yüzyıl önce de, dünyanın merkezine doğru yaklaştıkça, suyun
yoğunlaştığı fikrini ortaya atmıştır.
Hazinî, kimyasal maddelerin yoğunluk ve özgül ağırlıklarını ölçmek amacıyla
icat ettiği hassas terazilerle, kimya bilimine de önemli katkılarda bulundu.
Öyle ki, icat ettiği ve “Mizanü’l-Hikme” (Hikmet Terazisi) adını verdiği bu
hassas terazi ile yaptığı yoğunluk ve ağırlık ölçümleri, günümüz teknolojisi
kullanılarak yapılan ölçümlerden pek farklı değildir.
ELEMENTLER HAZİNÎ’ye Göre Modern Kimyaya
göre
Altın 19.05 19.26
Civa 13.56 13.59
Bakır 8.66 8.85
Pirinç 8.57 8.40
Demir 7.74 7.79
Kalay 7.32 7.29
Kurşun 11.32 11.35
Hazinî, Zîc-i Sanacarî (Yıldız Katalogu)
adlı eserinde, yıldızlar ve gezegenlerle ilgili bilgilere ve Selçuklu
devletinin enlem ve boylamlarına da yer vermiştir. ‘Risale fi’l-Âlât’ (Aletler
Bilgisi) adlı kitapçığında ise gözlem aletlerini konu almıştır.
Musaoğulları
Horasan'lı Musa Bin Şakir'in oğulları Muhammed Hasan ve Ahmed, bilim ve
teknoloji tarihinde Benu Musa, "Musaoğulları" olarak bilinir. Benu
Musa kardeşler, Abbasi Halifesi Memun (M.S. 813-833) ve onu izleyen halifeler
zamanında, matematiksel bilimlerin gelişmesi yönünde etkin rol oynamış
kişilerdi.
Kardeşlerden Ahmed'in teknolojiye ilgisi, ‘Kitab-el Hiyal’ adlı bir eserin
yazılmasına neden olmuş olmalıdır. (M.S. 850) Ülkemizde Topkapı Sarayı III.
Ahmed Kütüphanesi'nde bulunan bu eserde (A3474), sihirli kaplar, fıskiyeler,
kandiller, bir dansimetre, bir körük ve bir kaldırma düzeninden söz
edilmektedir. Cisim, su ve hava etkisiyle oluşturulan “harika düzenler” ya da
“harika otomatlar” bilimine, İslam Dünyası’nda “ilm al alat al ruhaniyet”
(Pnömatik Aletler İlmi) ya da kısaca “ilm al hiyal” (Harika Düzenler İlmi) adı
verilmektedir.
Akfani'nin tanımına göre, pnömatik aletler ilmi, boşluğun bulunmaması
prensibine dayanan bir takım aletlerin nasıl imal edileceğini konu edinen bir
ilimdir. Amaç, ölçülü kaplar, sifonlar ve diğer elemanlardan oluşan bu
düzenleri oluştururken zihni eğitmektir.
Benu Musa Kardeşler’in Kitab-el Hiyal adlı eserinde yer alan 100 düzen içinde,
18 tane otomatik kontrol düzeni bulunur. İncelendiğinde, bunların teknik
yönden, bugün hala kullanılabilir türden otomatik kontrol sistemleri olduğu
görülür.
Hârizmî
9. Yüzyıl’da Hârizm'de dünyaya geldiği için Hârizmî adıyla tanınan ve büyük bir
olasılıkla Türk olan Muhammed ibn Musa, Memun'un Bağdat'ta kurduğu Bilgelik
Evi'nde bulunmuş ve bu kurumun kütüphanesinde matematik ve astronomi
alanlarında araştırmalar yapmıştır. Aritmetik ve cebirle ilgili iki yapıtı,
matematik tarihinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.
Aritmetik kitabının Arapça aslı kayıptır; bu nedenle bu yapıt, De Numero
Indorum (Hint Rakamları Hakkında) adıyla Batılı Adelard tarafından yapılan
Latince tercümesi sayesinde günümüze kadar ulaşabilmiş ve tanınabilmiştir.
Hârizmî, bu yapıtında, on rakamlı konumsal Hint rakam sistemi ile hesaplama
sistemini anlatmış ve Batılı matematikçiler, Romalılardan bu yana yürürlükte
bulunan harf, rakam ve hesap sistemi yerine, Hint rakam ve hesap sistemini
kullanmayı bu yapıttan öğrenmişlerdir. Bu hesaplama sistemine, daha sonraları
algorism denecektir; bu terim, ünlü matematikçinin isminden, yani
el-Hârizmî'den türetilmiştir.
Hârizmî'nin cebir konusundaki yapıtı ise, ‘el-Kitâbü'l-Muhtasar fî
Hisâbi'l-Cebr ve'l-Mukâbele’ (Cebir ve Mukâbele Hesabının Özeti) adını taşır ve
bu konuda yazılmış ilk müstakil kitaptır. Hârizmî bu yapıtında, birinci ve
ikinci dereceden denklemlerin çözümleri, binom açılımları, çeşitli cebir
problemleri ve miras hesabı gibi konuları incelemiştir. Hârizmî, cebire ilişkin
çalışmalarında, öncelikle birinci ve ikinci dereceden denklemler üzerinde
durmuştur. Özellikle ikinci derece denklemlerde, bugün yaygın olarak kullanılan
yöntemden farklı bir yöntem kullanmıştır. Bu yöntemle, dünyada ilk defa
cebirsel çözümlemeleri geometrik çözümlemelerle yapmıştır.
Hârizmî'nin cebirle ilgili bu yapıtı, 12. Yüzyıl’da Chesterlı Robert ve
Cremonalı Gerard tarafından Latinceye tercüme edilmiştir. Bu sırada kitabın
adında bulunan "el-cebr" kelimesi, "algebra" biçimine
dönüştürüldüğünden, Batı dillerinde, cebir terimini karşılaması için bu terim
kullanılmaya başlanmıştır. Hârizmî'nin bu kitabı, Batılı matematikçileri büyük
ölçüde etkilemiş ve Avrupa'da cebirin yaygınlık kazanmasında büyük rol
oynamıştır.
Yapıtların en ilginç yönlerinden biri, açıların, trigonometrik fonksiyonlarla
ifade edildiğini gösteren bir takım tablolar ihtiva etmesidir. Acaba Hârizmî,
trigonometrik fonksiyonları biliyor muydu; yoksa bunlar, daha sonra
Meslemetü'l-Mecrîtî tarafından mı bu yapıtlara ilave edilmişti? Bunu
bilmiyoruz; ancak, bazı bilim tarihçileri, sinüs ve kosinüsü ilk defa
Hârizmî'nin kullandığını, tanjant ve kotanjantı ise Meslemetü'l-Mecrîtî'nin
eklediğini düşünmektedirler. Gerçek ne olursa olsun, İslâm Dünyası'nın mahsulü
olan trigonometrinin Batı'ya girişinde bu bilgilerin önemli bir etkisi olduğu
anlaşılmaktadır.
Bunların dışında, Hârizmî'nin yön bulmada kullanılan usturlabın biri yapımını
ve diğeri de kullanımını anlatan iki eseri daha mevcuttur. Hârizmî,
Batlamyus'un Coğrafya adlı yapıtını, ‘Kitâbu Sureti'l-Ard’ (Yer'in Biçimi
Hakkında) adıyla Arapçaya tercüme etmiş ve böylece, Yunanlıların matematiksel
coğrafyaya ilişkin bilgilerinin İslâm dünyasına girişinde önemli bir rol
oynamıştır. Düzeltmeler ve eklemeler nedeniyle hüviyetini kısmen de olsa
değiştiren bu yapıt, önemli yerlerin enlem ve boylamlarını bildiren çok sayıda
tablo içermektedir. Bu tablolar incelendiğinde, Hârizmî'nin tıpkı Batlamyus
gibi, Yer'i ekvatordan kuzeye doğru yedi iklime, yani yedi enlemsel bölgeye
ayırdığı ve enlemleri bu esasa göre belirlediği görülmektedir. Batlamyus
tercümelerinden önce de bilinen bu yedi iklim sistemi, bu yapıttan sonra bütün
Müslüman coğrafyacıları tarafından benimsenecek ve klasik dönem yapıtları, bu
sisteme göre tertip ve telif edilecektir.
‘Kitâbu Sureti'l-Ard'ın nüshalarından birinde mevcut olan dört haritadan en
mühim olanı, Nil'in kaynağını ve mecrasını gösteren haritadır. Nil'in Batı
Afrika'dan değil de bir gölden doğduğunu bildirmesi oldukça dikkat çekicidir;
bu kuram daha sonra, Batlamyus-Hârizmî Kuramı ismiyle tanınacaktır.
Haritalar arasında bir Dünya haritası yoktur; fakat enlem ve boylam verileri
bize böyle bir haritayı çizmek için gerekli olan malzemeyi vermektedir.
Ali Kuşçu
XV. Yüzyıl başlarında Semerkant şehrinde doğan Ali Kuşçu, Semerkant
Rasathanesi’nin Müdürlüğü’nü yaptığı sırada, Akkoyunlular adına Osmanlılarla
barış görüşmelerinde bulunmak için İstanbul’a geldi. Elçilik görevini
tamamlayınca da buraya yerleşti. Fatih Sultan Mehmet’in büyük desteğini gördü
ve Ayasofya Medresesi’nde (Ayasofya Üniversitesi) görevlendirildi. Burada,
Mirim Çelebi, Sarı Lütfü, Sinan Paşa gibi değerli bilim adamlarını yetiştirdi.
Bilhassa, astronomi ve matematik konularında çağının sınırlarını aşacak kadar
önemli eğitim ve öğretim çalışmalarında bulunan Ali Kuşçu; Ayasofya
Medresesi’nin çalışma programlarını da yeniden düzenlemiştir.
Semerkant Rasathanesi’nde iken ‘Zic-i Uluğ Bey’ (Uluğ Bey’in Yıldız Kataloğu)
adlı eserin hazırlanması için gerekli gözlem ve hesaplamaları yaptı. Söz konusu
eserde, 1018 tane yıldızın konumu belirtilmiş, astronomi bilimi ile ilgili
pratik bilgilere yer verilmiş ve gök cisimlerinin hareketleri anlatılmıştır. Bu
eser, çağının en ileri kurumsal matematik bilgilerini içerir.
‘Risaletü’l-Fethiye’ adlı eseri ise 19. Yüzyıl’da, İstanbul Mühendishanesi’nde
(İstanbul Teknik Üniversitesi) ders kitabı olarak okutulmuştur. Bu eserde, gök
cisimlerinin yere olan uzaklığına yer vermiş; ayrıca, dünya haritasını da
kitabının sonuna eklemiştir. Burada yer kürenin eksenindeki eğikliği 23o30’17”
olarak tespit etmiştir. Bu, günümüz modern astronomi verilerine oldukça yakın
bir tespittir.
Şerafeddin Sabuncuoğlu
Fatih Sultan Mehmet döneminin ünlü doktoru ve tıp bilginidir. 85 yaşında iken
yazdığı ‘Mücerrebname’ adlı eserinde, kendi deney ve gözlemlerine yer
vermiştir. Asıl çalışma alanı cerrahlık ve deneysel fizyolojidir.
‘Cerrahiyatü’l-Haniye’ isimli eserinde, cerrahlıkla ilgili çalışmalarına yer
vermiştir. Bu eserinde, yaptığı cerrahi müdahaleleri resimlerle tasvir
etmiştir.
Diş sağlığı ile ilgili olarak verdiği bilgiler oldukça ilgi çekicidir. Örneğin,
bugün ‘paradontoloji’ bilim dalının konusu içinde yer alan birçok tıbbi aletin
nasıl kullanılacağını ve nasıl temizlenmeleri gerektiğini açıkça anlatmıştır.
Boğazından hasta olan bir kişiye yaptığı estetik cerrahi girişimi ve boğaza
kaçan cismin çıkarılması, ele aldığı başka bir konudur. Hayvanlar üzerinde
yaptığı çeşitli deneylere yer verdiği ‘Mücerrebname’ adlı eseriyle, günümüzden
500 yıl önce, deneysel fizyolojinin temellerini atmıştır. Yılan ısırmaları
için, tiryak adını verdiği bir panzehir yapmış ve bunu bir horoz üzerinde
denemiştir. Daha sonra kendini yılana sokturmuş, panzehiri yılanın ısırdığı
yere sürerek kendini tedavi etmiştir.
Bursalı Ali Münşi
1710 yılında hekimlik yapmaya başlamış Türk bilim adamıdır. Tıp bilimine
yaptığı en önemli katkılardan biri ‘Kınakına’ hakkındaki çalışmasıdır. Burada
bu ağacın kabuklarının humma, sıtma gibi hastalıklara iyi gelmesi ile ilgili
gözlemlerine yer vermiştir.
Bir başka çalışması da bugün dizanterinin en etkili ilacı olarak kullanılan
‘İpeka’ ile ilgilidir. Bu çalışmasında, Batılı kaşiflerce 1711 yılında Amerika
kıtasında keşfedilen ‘kınakına’nın 1686’da İstanbul’da tanındığından
bahsetmektedir. Ayrıca, ‘ipeka’yı dünyaya tanıtan (1686) Dr. John Hadrian
Helvetius’ın yanlış fikirlerinin de kritiğini yapar. İpekanın ishallerde,
dizanteride cilt hastalığında, uyuzda, öksürükte ve melankolide, kusma ve
zehirlenmelerde nasıl kullanılacağını tarif eder.