30 Nisan 2017 Pazar

Tek Atom Kalınlığında İşlemci Üretildi

Viyana Ünviersitesi’ndeki biliminsanları, tek atom kalınlığında ve esnek bir işlemci üretmeyi başardı.

Avusturya’daki Viyana üniversitesi bünyesinde çalışan uzmanların geliştirdiği yeni işlemci, TMD adı verilen bir malzeme kullanılarak üretilmiş. Tıpkı grafen gibi atomların tek tek döşenmesine imkan sağlayan TMD ile yapılan işlemcinin kendisi de tek atom kalınlığında.
Bu teknikle üretilen işlemcinin en büyük özelliği, geleneksel silikon yongaların aksine çok büyük oranda esnek olması. Bu şekilde tasarlanan ve üretilen bir elektronik cihazın son derece esnek ve ince olması mümkün.
Ancak Viyana’da üretilen işlemci şimdilik pek güçlü değil. Yüzey alanı silikondan imal edilmiş modern bir mobil işlemciden 100 kat daha büyük. Gücü ise hayli düşük, 1 bitlik bu işlemcide sadece 115 adet transistör var ve sadece 4 komut seti çalıştırabiliyor.
Ancak ilk prototipin bu kadar büyük ve yavaş olmasının sebebi, henüz deneysel aşamada olmasından kaynaklanıyor. Uzmanlar ileride çok daha küçük ve modern işlemcilerin gücüne yaklaşan modeller üretmeyi de planlıyor. Fakat tabii ki bu teknoloji henüz pazara çıkmaktan hayli uzak denebilir.

Yazar
 Berker Güngör
 

20 dakika boyunca cep telefonu ile kesintisiz konuşanların, bir sağlık kuruluşunda beyin kontrolünden geçmesi gerekiyor


Elektromanyetik Alan" konusunda doktora yapmış bir kişiyim.

Öncelikle dizüstü bilgisayarlarıni asla ve asla kucağınızda, dizinizin üstünde kullanmayın.

En çok manyetik alanı saç kurutma makinesi ve ütü yayar (bu aletleri kullanırken acele edin, işinizi çabuk bitirin.

"Yatak odalarında televizyon, bilgisayar ya da cep telefonu bulunması tahmin edemeyeceğiniz kadar zararlıdır. Havayı iyonize eden elektromanyetik alan yüzünden çoğu zaman bir koku ile algıladığımız ancak gözle göremediğimiz elektrik yüklü parçalar havada asılı kalırlar.
Saatlerce havalandırsanız bile tam olarak ortamdan süpürülmezler, her nefes aldığınızda ciğerlerinize bu parçaları çekiyorsunuz demektir.
Elinizin hemen altındaki klavye ve Mouse ise her hareketinizde elektrik sinyalleri gönderir. Mutlaka kablolu mouse kullanınız. . Aynı şekilde uzun süreli klavye ve mouse kullanımı maalesef bilekleri ve eli deforme etmektedir. "RSI (Repetitive Strain Injury)" denen sürekli aynı bedensel hareketlerin tekrarıyla oluşan eklem rahatsızlıkları ve "Carpal Tunnel Sendorumu (tekrar eden hareket sendromu )" ciddi sonuçları olan ve ameliyat gerektirebilen hasarlar verirler.

Lazer baskı yapan yazıcılar, çalışmaları sırasında ozon gazı üretirler.
Uzmanlar kanser ve bağışıklık sistemi hastalıklarının, manyetik alanın zayıflattığı bünyelerde oluştuğunu söylüyorlar.

Mesela çoğumuzun kullandığı Bluetooth kablosuz bağlantısı için HP firmasının resmi kitapçığı "lütfen sağlığınız için bir metreden kısa mesafede Bluetooth kullanmayın” diyor.

Eğer bütçeniz yetiyorsa LCD dediğimiz ince ekranlardan alın. Bunun radyasyon seviyesi daha düşüktür.

Bilgisayar kasanızı bedeninizden uzak tutun. Kabloları mümkün olduğunca uzun tutarak çevrenizdeki boş alanı uzatın, Bilgisayar masanızı metal aksamdan değil, ahşap ve elektrik yükü tutmayacak şekilde oluşturun.
Bilgisayarınızın bağlı olduğu prizi mutlaka topraklı yaptırın.

Günde bir kaç saatten fazla keyif, oyun ve web gibi zorunlu olmayan aktiviteler için bilgisayar karşısında zaman harcamayın.

Son olarak, bilinen tüm elektronik cihazlarda elektromanyetik alanı yakalama becerileri yüzünden özellikle ametist kristalleri kullanmanızı ve bilgisayarınızın yakınına koymanızı önereceğim.

Bu ametist kristalleri belli aralıklarla deniz suyuyla topraklandıklarında elektrik yükleri sıfırlanarak gereken koruma alanını sağlamaya devam ederler."

Sevgili okurlar, ben şahsen Balıkesir Dursunbey Güğü Köyü'nde çalışırken, köyde ametist madeni olması nedeniyle, bol miktarda ametist kristali edinmiştim.

VE EN ÖNEMLİ KONU: . . . Eğer acil servis doktoru falan değilseniz, cep telefonunuz uyuyacağınız odada asla açık olarak kalmamalı. Gece siz uyurken Yatak Odanızdan en az 10 metre uzakta olmalıdır!!!!

Yapılan araştırmalara göre 20 dakika boyunca cep telefonu ile kesintisiz konuşanların, bir sağlık kuruluşunda beyin kontrolünden geçmesi gerekiyor. Nitekim telefon ile konuşurken sınırı aştığınızda hep başınız ağrır.. Unutmayınki , konuşurken de telefonun patlama gibi bir tehlikesi vardır . . . Mutlaka KULAKLIK KULLANIN ! ! !

Telsiz telefonlarda da benzer tehlikeler mevcut, ev telefonunuz telsizse değiştirin, kablolu alın.

Çamaşır ve bulaşık makineleri çalışırken yanında durmayın ( mesela bulaşık makinesini çalıştırıp yanındaki masada keyif çayı içmeyin veya masa keyfi yapmayın ), çünkü çok manyetik alan yayarlar. Özellikle çamaşır makinesinin, çamaşırları döndürme aşamasında hemen uzaklaşın...

Son olarak; kullanmadığınız aletleri fişten çekin. Yapılan araştırmaya göre, "stand by" da yani bekleme modunda kalan aletler, gene elektrik tuketıyorlar. Ve ABD'de bekleme modunda tüketilen elektiriğe " vampir elektirik" deniliyor. Bu da gösteriyor ki elektronik aletler fişten çekilmediği, en azından güç düğmesinden kapanmadığı sürece bizim için tehlike yaymaya devam ediyor...

Tüm bu aletlerin neden olduğu masraf ve küresel ısınma yetmiyormuş gibi, bizi de tüketiyorlar yavaş yavaş..
Elektromanyetik Alan konusunda doktora yapmış olan, Doç. Dr. Ayşegül YILMAZ'dan...


26 Nisan 2017 Çarşamba

MÜKEMMEL ÇOCUK NASIL YETİŞTİRİLİR

BAŞLIK DİKKATİNİZİ ÇEKTİ ve yazıyı okumaya başladınız değil mi?İstediğimde buydu zatenYoksa ne mükemmel çocuk yetiştirmenin sadece birkaç kuralı vardır ve hatta ne de mükemmel çocuğun tarifi. Ama maalesef orada burada buna benzer başlıklarla yazılmış "mucizevi" reçeteler okuruz sık sık. Sağlam bir dünya görüşü olmayan Batı medeniyetinin zavallı pedagog ve psikologları dipsiz kuyuya ipsiz inerek ortalama on yılda bir değişen fikirlerle ana-babalara yeni yeni reçeteler sunarlar. Hepsini de "Doğrusu budur, böyle davranın, çocuğunuz mükemmel yetişsin" diye pazarlarlar hep. Freud'dan hayli etkilenen 68 kuşağının eğitimcileri "Çocuğu serbest bırakın, her istediğini yapsın, hevesi kalmasın, hiç azarlamayın, sadece sevgi verin" diye diye günümüzün serseri ruhlu, sabırsız, sorumsuz ve ahlaksız neslini yetiştirdiler elbirliği ile. Şimdilerde ise daha farklı sesler yükseliyor o taraflardan: "Çocuğa beklentilerinizi ve görevlerini söyleyin, hata yaparsa ceza verin, hatta hafifçe dövebilirsiniz bile." Biz Müslümanlar ise Kur'an ve hadisler ışığında nasıl çocuk yetiştirmek gerektiğini aslında biliyor olmamız gerekirken, maalesef bu kaynaklara da yüz çevirdiğimiz için "iki cami arasında bînamaz" kalmış durumdayız uzun zamandır. Ve en dindar ailelerden bile "Çocuğumuza nasıl davranalım?" soruları yükseliyor. Ben de üç çocuk babası olduğumdan, son zamanlarda çocuk eğitimine dair ipuçları toplamakla meşgulüm. İşte bu yazıda çocuk yetiştirmekte dikkat etmemiz gereken bazı temel prensipleri aktarmaya çalışacağım. Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez Önce kendinizi düzeltin. Kendini ıslah etmeyen başkasını hiç ıslah edemez tabii ki. İfsat eder hatta iyilik zannıyla. Bir aile tanıyorum. Çocukları pırıl pırıl, ahlâklı gençler olarak yetiştiler. Özel bir çocuk yetiştirme eğitimi almadıklarını biliyorum. Evlerine misafir olduğum bir gün "Nasıl böyle mükemmel çocuklar yetiştirdiniz" diyecek oldum. Ama demedim. Zira o kadar açıktı ki her şey. Baba samimi ve tutarlı bir dindar, anne şefkatli ve temiz huylu bir fedakar. Evleri sade döşenmiş bir "dershane" gibi. TV genellikle kapalı. Sohbetler Allah için. Yalan yok, dedikodu yok. Nasıl çocuklar çıkabilirdi ki böyle bir evden zaten? "Armut dibine düşer", "üzüm üzüme baka baka kararır", "anasına bak kızını al" sözleri boşuna söylenmemiş tabii ki. Bir psikiyatrist olduğumdan, bana sık sık çocuklarını getirir aileler. "Bu çocuk bir garip davranıyor nedense? Bir tedavi etseniz." Hiç istisnası yok gibidir; "odama çocuk girer ve çıkar ama aile girer ve kalır." Hemen daima ailededir esas problem. Anne-babanın bir yığın hataları, kompleksleri, hatta psikiyatrik rahatsızlıkları vardır. Ama onlar bunları görmez, çocuktaki problemleri öne sürerler. Sanki o çocuk o evde yetişmemiştir de, uzaydan gelmiştir. "O kadar da gayret ettik ki, neden böyle oldu bu çocuk bilmem?"havası vardır genellikle. Ama biz aileyi terapiye alırız. Çocuk da toparlar ardından doğal olarak. O yüzden "önce kendimize bakalım" diyorum. Temel güvenli olmalı Bir evin en önemli kısmı temeli olduğu gibi, bir çocuğun ruhsal gelişiminde en önemli dönem de ilk yıllardır. Çocuğun zekasının % 80' i ilk 7-8 yılda geliştiği gibi, kişilik de büyük ölçüde bu dönemde oturur. Hele ilk 2 yıl çok önemlidir ve "temel güven duygusunun oluştuğu dönemdir. Bu dönemde çocuğun en önemli ihtiyacı sürekli ve tutarlı bir sevgidir. En yıpratıcı şey ise "anne figürünün sürekli değişmesidir. Çocuğunuz isterse bir bakıcı tarafından büyütülsün, yeter ki süreklilik olsun. Sürekli değişen kişilerce bakılan bebeklerde ileri yıllarda çevreye güvensizlik, içe kapanma gibi özellikler gelişebilir. Sebebini anlayamadığımız bağımlılık, hırçınlık, şüphecilik gibi karakter özelliklerinin temeli o ilk yıllardaki "hatırlayamadığımız hatıralar"dır genellikle. Nitekim Filipinlerde yapılan bir saha araştırması, ilk yaşlarında mutlak ilgi ve sevgi ile yetişen çocukların ileride çok daha huzurlu insanlar olduklarını göstermiştir. Çocuğunuzun bilinçli olmadığı o ilk yıllar aslında bilinçaltının şekillendiği en önemli yıllardır, unutmayın. Cennetteki gazoz nehirleri Çocuğa hayatın, ölümün, varlığın anlamına dair temel bilgileri verin. Çocuğunuz 3–5 yaşından itibaren çevresinin ve dünyanın farkına vardığında ve "neden, nasıl" soruları başladığında sizden her konuda, özellikle de varlığın ve ölümün anlamına dair açıklamalar isteyecektir. "Anne sen de ölecek misin? Ölünce ne olur? Baba, Allah nerdedir?" gibi sorular peş peşe gelir bu dönemden itibaren. Siz de cevap verin tüm sorularına, onun anlayacağı dilde. Unutmayın, öğrenmeye hazır olmasalar sormazlar zaten. "Bu yaşta Allah'ı, ölümü, ahireti anlatmak erken" deyip kaçamak cevap veren ailelerin çocuklarında çok çeşitli ve sebepsiz korkular görülebilir. Cevabı alınamamış her soru o minik beyinlerde kıvrım kıvrım şüphe ve problemler doğurabilir. Hiç unutmam, küçüklüğümde anneme sormuştum: "Anne biz ölünce ne olacağız?"  "Cennete gideceğiz yavrum."  "Tamam, da, ondan sonra ne olacak? Yani Cennette ne kadar yaşayacağız?" Annem "bu çocuk bu yaşta sonsuzluktan anlamaz her halde; uzun bir zaman söyleyeyim de rahat etsin" diye düşünmüş olsa gerek ki,  "1000 yıl yaşayacağız yavrum" demişti. O kadar üzülmüştüm ki. "İster 10 yıl, ister 1000 yıl, sonuçta yok olacaksak ne anlamı var? Ben sonsuzluk istiyorum, yok olmak istemiyorum" demişti o küçücük zihnim bile. Siz anlatın çocuklarınıza bildiklerinizi. Allah'ı, Kuran’ı, ahireti. Özellikle de melekleri unutmayın. Kendilerini koruyan, kollayan, her yerde bulunan görünmez varlıklara inanmak, "öcülerden", çizgi filmlerdeki hayali canavarlardan korkan ruhlarına ilaç gibi gelecektir. Peygamberimizin ve İslam büyüklerinin hayatını anlatmak da çok önemlidir. Zira büyüyen bir fidan gibi olan çocuk ruhu kendisine örnek alacağı mükemmel kişiler arar. Siz o zatları çocuğunuzun hayallerine ideal olarak kazımazsanız, çocuğunuz "Pokemon eğiticisi" veya "Zeyna" gibi olmayı kendine ideal seçebilir. Ancak dini eğitim verirken abartılı bir zorlamaya kaçmamak da şarttır. Çocuğa onun hoşuna gidecek örneklerle bezeli biçim.
Dr. Yusuf Karaçay

İSLAMDA BİLİM ve TEKNOLOJİ

Otomatik kapılar, kuyulardan motorsuz su çeken aygıtlar, demir, kalay ve kurşun gibi metallerin hassas belirlenmiş yoğunlukları, zamanın göreceliği, pnömatik aletler, otomatik kontrol sistemleri… Bunların hiçbiri, içinde bulunduğumuz yüzyılın keşifleri değildir; bunlar, 6-7 yüzyıl öncesine ait buluşlardır.

Bilim ve teknoloji, yaşadığımız yüzyılda dünya tarihini etkileyecek önemli gelişimlere ve değişimlere vesile oldu. Tüm ülkelerde, yaşam koşullarını köklü ve süratli bir şekilde etkileyen teknoloji, artan dünya nüfusunun pek çok sorununa çözüm getirdi.

Dünyanın bugünkü medeniyet seviyesinde büyük payı olan bilim ve teknolojinin tarihi gelişimi de son derece hızlı oldu.

Peki, bilim ve teknolojinin önderliğini üstlendiği uygarlık ve kültür alanındaki bu değişimin tarihsel başlangıcı hangi dönemlerde başlamıştır?

Yukarıda saydığımız keşiflerin tamamı, dokuzuncu yüzyıldan on dördüncü yüzyıla kadar uzanan dünya tarihinde, dönemin en ileri uygarlığı olan “İslam Uygarlığı”nın ürünüdür. Tüm yaşamlarını, dolayısı ile bilime dair tüm çalışmalarının temelini Kuran ayetlerine dayandıran Müslümanlar, kendilerine atfedildiği gibi bilimi reddetmeyip sahip çıkmışlardır. Akıla ve bilgiye dayanan uygarlıkları, dünyanın bugün sahip olduğu pek çok değere de kaynaklık etmiştir.

Kuran'da, evrenin yaratılışı ve kainatın düzeni ile ilgili ayetlerin bildirilmesi, bilgi sahibi olmaya büyük önem verilmesi, doğada Allah'ın varlığının delillerinin görülmesi, evrendeki her nesne ve varlığın birbirine olan uyum ve bağlılığı; söz konusu dönemde bilimin ilerlemesine yol göstermiştir.

Teknik ilimler, tıp, astronomi, cebir ve kimya gibi birçok alanda önemli neticeler elde eden Müslüman bilim adamları, medeniyet ve kültür sahasında kısa zamanda kendilerini tüm dünyaya kanıtlamışlardır. Buluşlarıyla uygarlığın ilk adımlarının atılmasına vesile olan Müslümanlar, ilerlemenin yolunu açmışlardır. İslam tarihinde, bilim dallarını tek tek incelediğimizde, hepsinin kaynağının Kuran-ı Kerim olduğunu, maddi-manevi her şeyin Allah'ın yarattığı sistemin bir parçası olduğunu defalarca ispat ettiğini görmekteyiz.

Müslüman bilim adamları öncelikle, Batı’da Roma ve Doğu’da başta Çin olmak üzere, diğer devletlerde geliştirilen bilim ve teknolojiyi rehber almışlar ve önemli kaynakları tercüme etmişlerdir. Bu bilgi birikiminin içinden imanî ve teknik anlamda yanlış ve tutarsız olan noktaları çıkartarak, kendilerine fayda sağlayacak duruma getirmişlerdir. İlk adım niteliğindeki çalışmalarının ardından, elde ettikleri bilgileri değerlendirip yorumlayarak bilim ve teknolojiye katkıda bulunmaya başlamışlardır.
İSLAM, BİLİM ve TEKNOLOJİYE NASIL YÖN VERDİ?
Otomatik kapılar, kuyulardan motorsuz su çeken aygıtlar, demir, kalay ve kurşun gibi metallerin hassas belirlenmiş yoğunlukları, zamanın göreceliği, otomatik kontrol sistemleri… Bunların hiçbiri, içinde bulunduğumuz yüzyılın keşifleri değildir; bunlar, 6-7 yüzyıl öncesine ait buluşlardır.

Bilim ve teknoloji, yaşadığımız yüzyılda dünya tarihini etkileyecek önemli gelişimlere ve değişimlere vesile oldu. Tüm ülkelerde, yaşam koşullarını köklü ve süratli bir şekilde etkileyen teknoloji, artan dünya nüfusunun pek çok sorununa çözüm getirdi.

Dünyanın bugünkü medeniyet seviyesinde büyük payı olan bilim ve teknolojinin tarihi gelişimi de son derece hızlı oldu.

Peki, bilim ve teknolojinin önderliğini üstlendiği uygarlık ve kültür alanındaki bu değişimin tarihsel başlangıcı hangi dönemlerde başlamıştır?

Yukarıda saydığımız keşiflerin tamamı, dokuzuncu yüzyıldan on dördüncü yüzyıla kadar uzanan dünya tarihinde, dönemin en ileri uygarlığı olan “İslam Uygarlığı”nın ürünüdür. Tüm yaşamlarını, dolayısı ile bilime dair tüm çalışmalarının temelini Kuran ayetlerine dayandıran Müslümanlar o dönemde bile bilime sahip çıkmışlardır. Akıla ve bilgiye dayanan uygarlıkları, dünyanın bugün sahip olduğu pek çok değere de kaynaklık etmiştir.
Kuran'da, evrenin yaratılışı ve kainatın düzeni ile ilgili ayetlerin bildirilmesi, bilgi sahibi olmaya büyük önem verilmesi, doğada Allah'ın varlığının delillerinin görülmesi, evrendeki her nesne ve varlığın birbirine olan uyum ve bağlılığı; söz konusu dönemde bilimin ilerlemesine yol göstermiştir.

Teknik ilimler, tıp, astronomi, cebir ve kimya gibi birçok alanda önemli neticeler elde eden Müslüman bilim adamları, medeniyet ve kültür sahasında kısa zamanda kendilerini tüm dünyaya kanıtlamışlardır. Buluşlarıyla uygarlığın ilk adımlarının atılmasına vesile olan Müslümanlar, ilerlemenin yolunu açmışlardır. İslam tarihinde, bilim dallarını tek tek incelediğimizde, hepsinin kaynağının Kuran-ı Kerim olduğunu, bilimin maddi-manevi herşeyin Allah'ın yarattığı sistemin bir parçası olduğunu defalarca ispat ettiğini görmekteyiz.

Müslüman bilim adamları öncelikle, Batı’da Roma ve Doğu’da başta Çin olmak üzere, diğer devletlerde geliştirilen bilim ve teknolojiyi rehber almışlar ve önemli kaynakları tercüme etmişlerdir. Bu bilgi birikiminin içinden imanî ve teknik anlamda yanlış ve tutarsız olan noktaları çıkartarak, kendilerine fayda sağlayacak duruma getirmişlerdir. İlk adım niteliğindeki çalışmalarının ardından, elde ettikleri bilgileri değerlendirip yorumlayarak bilim ve teknolojiye katkıda bulunmaya başlamışlardır.

Beşinci yüzyılın ikinci yarısında doğup gelişen İslamiyet, deneye ve gözleme dayalı bilimin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Emevi halifelerinden Muaviye, bir milyon civarında kitabı barındıran "Darü'l-Hikme"yi (İlim Kültür Yuvası) kurar. Halife el-Hakim de, 400 bin ciltlik bir kütüphane kurarak bilim adamlarını Kurtuba'da toplar. 8. Yüzyıl’ın sonlarına doğru Halife Harun-el-Raşid, Aristoteles'in tüm kitaplarını, Galen ve Hipokrat gibi büyük bilim adamlarının birçok eserini Arapçaya çevirtir. Halife el Memun, Bizans'a ve Hindistan'a elçiler göndererek çevirmeye değer kitap aratır ve Bizanslıları yendiği savaşta, savaş tazminatı olarak sadece Eski Yunan yazmalarını ister.

Böylece İslam dünyası, önceki dönemlerde yapılan tüm bilimsel çalışmaları toparlayarak kaybolmasını önler; daha sonra bu çalışmalar, Arapçadan Batı dillerine çevrilir. Endülüs Devleti'nin kurulması ile Musevi, Hıristiyan ve İslam kültür geleneklerinin buluşması, İspanya'yı bilim ve kültür merkezi haline getirir.

İslam dünyasında yetişen bilim adamlarından Cabir Bin Hayyan, 'Kimyasal maddeleri, uçucu maddeler, uçucu olmayan maddeler, yanmayan maddeler ve madenler' olarak dört grupta toplar. Cabir Bin Hayyan’ın bu çalışması, modern kimyanın kurucusu olarak bilinen Lavoisier'e öncülük eder.
İbn-i Sina
Al Razi
El-Kindi, Einstein'dan 1100 yıl önce 800 yılında, izafiyet teorisi ile uğraşır. El-Kindi, 'Zaman cismin var olma süresidir, zamanla bilinebilen ve ölçülebilen hız ve yavaşlıkta hareketin sonucudur. Zaman, mekan ve hareket birbirinden bağımsız değildir, göğe doğru çıkan bir insan ağacı küçük görür, inen insan ise büyük görür' der.

Tıp ve eczacılıkta İbn-i Sina ve Razi gibi alimler, anatomi ve tedavi alanına pek çok yeni bilgi eklerken; tarih ve coğrafya bilimlerinde Idrisi, Hamevi ve Taberi ve adını bu satırlara sığdıramayacağımız pek çok İslam âlimi, bilimsel teorilerde önemli ilerlemeler kaydetmişlerdir. Özellikle optik alanında, on birinci yüzyılda İbn-i Heysem, bu bilim dalını tek başına yeniden inşa etmiştir. Dokuzuncu yüzyılda yaşamış olan Sabit bin Kurra, astronomi alanındaki ilk büyük yeniliği gerçekleştirmiş; Batlamyusçu sisteme, dokuzuncu yıldızsız küreyi eklemiştir. On üçüncü yüzyılda, bu sistemin karşılaştığı güçlükleri fark eden yine Müslüman astronomlar olmuş ve Batlamyusçu olmayan gezegen modellerini geliştirmişlerdir. Bunlar, gerçekten zamanlarının çok ilerisinde çalışmalardır. Söz konusu çalışmaları ile bilim tarihine adlarını yazdıran Müslüman bilim adamları, devlet tarafından maddi-manevi destek görmüş, teşvik edilmiş, halk arasında itibar kazanmışlardır. Aynı dönemin Avrupa’sında ise durum tamamen farklıdır. Bilime hizmet eden Avrupalı bilim adamları, pek çok engelleme ile karşılaşıp kısıtlanmakta, hatta çalışmaları tamamen durdurulmak istenmekteydi.

Harezmi, Hint rakamlarına sıfır rakamını ekleyerek bugün kullandığımız rakamları oluşturuyor; fen bilimlerinde, deneyle sabit olmayan bilgilere itibar edilmemesi gerektiğini söyleyen Ahmet Fergani, enlemler arasındaki mesafeyi hesapladığı gibi, Dünya’nın eksenindeki eğimi en doğru şekilde hesaplıyordu.

Trigonometrik bağlantıları bugünkü kullanılan şekliyle formülleştiren El-Battani, 877 yılından 929 yılına kadar sürekli astronomik gözlemler yapar; Tanjant ve Kotanjant'ın tanımını yaparak Sinüs, Tanjant ve Kotanjant'ın sıfırdan doksan dereceye kadar tablosunu hazırlar.

Ebubekir er-Razi, cerrahide dikiş malzemesi olarak ilk kez hayvan bağırsağını kullanır; tıp biliminde deney ve gözlemin çok önemli olduğundan bahseder ve başhekimi olduğu hastanede görev alacak olan doktorların uzmanlaşmaları gerektiğini söyler.

Ebü'l-Vefa trigonometriye Sekant ve Kosekant kavramlarını kazandırır. Gözün görülebilir cisimler doğrultusunda ışınlar yaydığını söyleyen Öklid ve Batlamyus'a karşı; 'Görülecek cismin şekli, ışık vasıtasıyla gözden girer ve orada mercekler vasıtası ile nakledilir' diyerek, yaptığı sayısız denemelerle 'göze gelen uyarıların görme sinirleri ile beyne iletildiğini' söyleyen İbnü-l-Heysem ise optik biliminin öncüsüdür.

Çeşitli maddelerin birbirinden ayırt edilme yollarından birinin, maddelerin özgül ağırlıkları olduğunu söyleyerek, sıcak su ile soğuk su arasındaki özgül ağırlık farkını tespit eden el-Beyruni; 973 yılında 'Bilimsel çalışmaların, deneylerle ispat edilmesi gerektiğini ve belgelere dayanmasının zorunlu olduğunu' söyler. İbnu'n-Nefis, 1200'lü yıllarda, küçük kan dolaşımını keşfeder.

Bütün İslam ülkelerinde matematik, tıp, uzay bilimleri ve daha birçok ilimin okutulduğu eğitim kurumları, rasathaneler; dönemin en gelişmiş teçhizatları ile donatılmış hastaneler, herkese açık kütüphaneler bulunmaktaydı. Bağdat, Harran ve Endülüs başta olmak üzere Mısır, Kuzey Afrika ve Doğu Fırat çevresindeki birçok İslam şehrinde, eğitim sistemi ve ilim, söz konusu döneme örnek teşkil edecek düzeyde geliştirilmişti. Müslümanlar, yaşadıkları şehirleri uygarlık merkezleri haline getirmişlerdi. Bunlardan biri olan Kurtuba, hastaneleri, kütüphaneleri ve Orta Avrupa'dan öğrencilerin eğitim görmek üzere geldiği okulları ile Avrupa'nın en modern şehri olarak bilinmekteydi.

Kültürel ve sosyal alanda meydana gelen atılımlara paralel olarak ilerleyen bilim ve teknoloji, Osmanlı devleti döneminde doruğa ulaşmıştır. Hazerfen Ahmet Çelebi, Lagari Hasan Çelebi gibi alimler, alanlarında tarihin ilk örnek çalışmalarını gerçekleştirmişlerdir.

14. Yüzyıl’da matbaanın icadı ile 1400-1500 yılları arasında, Arapçadan ve Eski Yunancadan birçok kitap Latinceye çevrilir. Aristoteles'in tüm kitapları, 1495 yılında basılır. Thales'in Mısır'a, İslam dünyasının da Bizans ve Hindistan'a yaptığı bilimsel amaçlı seyahatler gibi, Avrupa'dan birçok bilim adamı da İslam dünyasına gelerek bilimsel kitapları toplarlar. Bilimsel eserler, Doğu Uygarlığı’ndan Batı Uygarlığı’na doğru yönelir. Eski Yunancadan Arapçaya çevrilen bilimsel eserler yeniden Arapçadan Latinceye çevrilmeye başlanır.

Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden sonra, doğa bilimlerinin öğretilmesi medreselerden yavaş yavaş kalkar. Bu dönemden sonra İslam anlayışındaki yetersizlik, İslam dünyasının zaman içerisinde bilim dünyasından silinip yok olmasına neden olur.
BİLİMİN MÜSLÜMAN ÖNCÜLERİ
Ebul İz El Cezeri
Batı dünyasında adı kısaca “el Cezeri” olarak bilinen “Bedi'el-Zaman Abu el-izz İsmail el-Razzaz el-Cezeri”, 1136'da Diyarbakır'da doğdu. XIII. yüzyılın başında, Diyarbakır Artuklu Sarayı’nda 32 yıl başmühendislik görevi yaptı. Biz bugün el Cezeri'yi, su saatleri, otomatik kontrol düzenleri, fıskiyeler, kan toplama kapları, şifreli anahtarlar ve robotlar gibi, pratik ve estetik birçok düzeni tasarlayan ve bunların nasıl gerçekleştirileceğini anlatan “Kitab-el Hiyal” adlı kitabın yazarı olarak tanıyoruz.

Tarihte sibernetiğin kurucusu olma şerefi onundur. Sibernetik; haberleşme, denge kurma ve ayarlama bilimidir. İnsanlarda ve makinelerde bilgi alışverişi, kontrolü ve denge durumunu inceler. Bu bilim, zamanla gelişerek bugün kullandığımız bilgisayarların ortaya çıkmasına imkan tanımıştır.

Sibernetik ve otomatik sistemlerin başlangıcı konusunda; Fransızlar Descartes ve Pascal'ı; Almanlar Leibniz'i, İngilizler de R. Bacon'ı öne sürseler de, aslında Cezerî bunu ortaya koyan ve ilim dünyasına sunan ilk bilgindir.
Günümüz fizik ve mekanikçileri, "ısı etkisiyle haberleşerek denge kurma" sisteminin, ilk olarak J. Watt'ın 1780'de regülatörü keşfiyle başladığını söylerler. Fakat bunun da yine Cezerî'ye dayandığı, onun meşhur eseri Kitabü'l-Hiyel'in 171. sayfasındaki şekilde açıkça görülür. Bu sayfada regülatörün şekli, bir kuşun hareketiyle karşılıklı haberleşerek ayarlanmaktadır.

Kitapta, mühendislikle ilgili 50 farklı aletin plan ve işleyişi hakkında bilgiler de verilmiştir. Bugün, İstanbul’daki Topkapı Sarayı III. Ahmed Kütüphanesi'nde bulunan A3472 kayıtlı yazma, özgün eserin ikinci el bir kopyasıdır. Altı kısımdan oluşan eserde, 50 farklı düzen anlatılmaktadır.

Kitaptaki sistem ve şekiller incelendiğinde, Cezerî'nin büyük bir su mühendisi olduğu görülmektedir. Kitap, kısmen ve ilk defa E. Wiedeman ve F. Hauser tarafından Almancaya çevrilmiş ve 1908-1921 seneleri arasında yayımlanmıştır. 1974'te, Donald R. Hill, eserin tamamını İngilizceye tercüme edip bastırdı. Kitapta anlatılan su saatlerinden biri; Dünya İslam Festivali için Londra Bilim Müzesi'nde örneğe uygun olarak yapılıp çalıştırıldı.
Hazinî
Asıl adı Abdurrahman El Mansur olan bu İslam bilgini, XI. Yüzyıl sonları ile XII. Yüzyıl’ın başlarında, Horasan’da yaşamıştır. Aslen Yunanlı bir köle olmasına karşın, sonradan İslam dinini seçmiştir. Hazinî, ölçü ve tartı teorilerine yaptığı katkı ile tanınır. Bilime yaptığı diğer bir önemli katkı da yerçekimi hakkındaki görüşleridir. Hazinî, Newton’dan 500 yıl önce, “her cismi yer kürenin merkezine doğru çeken bir güç” olduğunu söylemiştir. Roger Bacon’dan yüzyıl önce de, dünyanın merkezine doğru yaklaştıkça, suyun yoğunlaştığı fikrini ortaya atmıştır.
Hazinî, kimyasal maddelerin yoğunluk ve özgül ağırlıklarını ölçmek amacıyla icat ettiği hassas terazilerle, kimya bilimine de önemli katkılarda bulundu. Öyle ki, icat ettiği ve “Mizanü’l-Hikme” (Hikmet Terazisi) adını verdiği bu hassas terazi ile yaptığı yoğunluk ve ağırlık ölçümleri, günümüz teknolojisi kullanılarak yapılan ölçümlerden pek farklı değildir.
ELEMENTLER HAZİNÎ’ye Göre Modern Kimyaya göre
Altın 19.05 19.26
Civa 13.56 13.59
Bakır 8.66 8.85
Pirinç 8.57 8.40
Demir 7.74 7.79
Kalay 7.32 7.29
Kurşun 11.32 11.35
Hazinî, Zîc-i Sanacarî (Yıldız Katalogu) adlı eserinde, yıldızlar ve gezegenlerle ilgili bilgilere ve Selçuklu devletinin enlem ve boylamlarına da yer vermiştir. ‘Risale fi’l-Âlât’ (Aletler Bilgisi) adlı kitapçığında ise gözlem aletlerini konu almıştır.
Musaoğulları
Horasan'lı Musa Bin Şakir'in oğulları Muhammed Hasan ve Ahmed, bilim ve teknoloji tarihinde Benu Musa, "Musaoğulları" olarak bilinir. Benu Musa kardeşler, Abbasi Halifesi Memun (M.S. 813-833) ve onu izleyen halifeler zamanında, matematiksel bilimlerin gelişmesi yönünde etkin rol oynamış kişilerdi.

Kardeşlerden Ahmed'in teknolojiye ilgisi, ‘Kitab-el Hiyal’ adlı bir eserin yazılmasına neden olmuş olmalıdır. (M.S. 850) Ülkemizde Topkapı Sarayı III. Ahmed Kütüphanesi'nde bulunan bu eserde (A3474), sihirli kaplar, fıskiyeler, kandiller, bir dansimetre, bir körük ve bir kaldırma düzeninden söz edilmektedir. Cisim, su ve hava etkisiyle oluşturulan “harika düzenler” ya da “harika otomatlar” bilimine, İslam Dünyası’nda “ilm al alat al ruhaniyet” (Pnömatik Aletler İlmi) ya da kısaca “ilm al hiyal” (Harika Düzen­ler İlmi) adı verilmektedir.

Akfani'nin tanımına göre, pnömatik aletler ilmi, boşluğun bulunmaması prensibine dayanan bir takım aletlerin nasıl imal edileceğini konu edinen bir ilimdir. Amaç, ölçülü kaplar, sifonlar ve diğer elemanlardan oluşan bu düzenleri oluştururken zihni eğitmektir.

Benu Musa Kardeşler’in Kitab-el Hiyal adlı eserinde yer alan 100 düzen içinde, 18 tane otomatik kontrol düzeni bulunur. İncelendiğinde, bunların teknik yönden, bugün hala kullanılabilir türden otomatik kontrol sistemleri olduğu görülür.
Hârizmî
9. Yüzyıl’da Hârizm'de dünyaya geldiği için Hârizmî adıyla tanınan ve büyük bir olasılıkla Türk olan Muhammed ibn Musa, Memun'un Bağdat'ta kurduğu Bilgelik Evi'nde bulunmuş ve bu kurumun kütüphanesinde matematik ve astronomi alanlarında araştırmalar yapmıştır. Aritmetik ve cebirle ilgili iki yapıtı, matematik tarihinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.

Aritmetik kitabının Arapça aslı kayıptır; bu nedenle bu yapıt, De Numero Indorum (Hint Rakamları Hakkında) adıyla Batılı Adelard tarafından yapılan Latince tercümesi sayesinde günümüze kadar ulaşabilmiş ve tanınabilmiştir. Hârizmî, bu yapıtında, on rakamlı konumsal Hint rakam sistemi ile hesaplama sistemini anlatmış ve Batılı matematikçiler, Romalılardan bu yana yürürlükte bulunan harf, rakam ve hesap sistemi yerine, Hint rakam ve hesap sistemini kullanmayı bu yapıttan öğrenmişlerdir. Bu hesaplama sistemine, daha sonraları algorism denecektir; bu terim, ünlü matematikçinin isminden, yani el-Hârizmî'den türetilmiştir.

Hârizmî'nin cebir konusundaki yapıtı ise, ‘el-Kitâbü'l-Muhtasar fî Hisâbi'l-Cebr ve'l-Mukâbele’ (Cebir ve Mukâbele Hesabının Özeti) adını taşır ve bu konuda yazılmış ilk müstakil kitaptır. Hârizmî bu yapıtında, birinci ve ikinci dereceden denklemlerin çözümleri, binom açılımları, çeşitli cebir problemleri ve miras hesabı gibi konuları incelemiştir. Hârizmî, cebire ilişkin çalışmalarında, öncelikle birinci ve ikinci dereceden denklemler üzerinde durmuştur. Özellikle ikinci derece denklemlerde, bugün yaygın olarak kullanılan yöntemden farklı bir yöntem kullanmıştır. Bu yöntemle, dünyada ilk defa cebirsel çözümlemeleri geometrik çözümlemelerle yapmıştır.
Hârizmî'nin cebirle ilgili bu yapıtı, 12. Yüzyıl’da Chesterlı Robert ve Cremonalı Gerard tarafından Latinceye tercüme edilmiştir. Bu sırada kitabın adında bulunan "el-cebr" kelimesi, "algebra" biçimine dönüştürüldüğünden, Batı dillerinde, cebir terimini karşılaması için bu terim kullanılmaya başlanmıştır. Hârizmî'nin bu kitabı, Batılı matematikçileri büyük ölçüde etkilemiş ve Avrupa'da cebirin yaygınlık kazanmasında büyük rol oynamıştır.
Yapıtların en ilginç yönlerinden biri, açıların, trigonometrik fonksiyonlarla ifade edildiğini gösteren bir takım tablolar ihtiva etmesidir. Acaba Hârizmî, trigonometrik fonksiyonları biliyor muydu; yoksa bunlar, daha sonra Meslemetü'l-Mecrîtî tarafından mı bu yapıtlara ilave edilmişti? Bunu bilmiyoruz; ancak, bazı bilim tarihçileri, sinüs ve kosinüsü ilk defa Hârizmî'nin kullandığını, tanjant ve kotanjantı ise Meslemetü'l-Mecrîtî'nin eklediğini düşünmektedirler. Gerçek ne olursa olsun, İslâm Dünyası'nın mahsulü olan trigonometrinin Batı'ya girişinde bu bilgilerin önemli bir etkisi olduğu anlaşılmaktadır.

Bunların dışında, Hârizmî'nin yön bulmada kullanılan usturlabın biri yapımını ve diğeri de kullanımını anlatan iki eseri daha mevcuttur. Hârizmî, Batlamyus'un Coğrafya adlı yapıtını, ‘Kitâbu Sureti'l-Ard’ (Yer'in Biçimi Hakkında) adıyla Arapçaya tercüme etmiş ve böylece, Yunanlıların matematiksel coğrafyaya ilişkin bilgilerinin İslâm dünyasına girişinde önemli bir rol oynamıştır. Düzeltmeler ve eklemeler nedeniyle hüviyetini kısmen de olsa değiştiren bu yapıt, önemli yerlerin enlem ve boylamlarını bildiren çok sayıda tablo içermektedir. Bu tablolar incelendiğinde, Hârizmî'nin tıpkı Batlamyus gibi, Yer'i ekvatordan kuzeye doğru yedi iklime, yani yedi enlemsel bölgeye ayırdığı ve enlemleri bu esasa göre belirlediği görülmektedir. Batlamyus tercümelerinden önce de bilinen bu yedi iklim sistemi, bu yapıttan sonra bütün Müslüman coğrafyacıları tarafından benimsenecek ve klasik dönem yapıtları, bu sisteme göre tertip ve telif edilecektir.

‘Kitâbu Sureti'l-Ard'ın nüshalarından birinde mevcut olan dört haritadan en mühim olanı, Nil'in kaynağını ve mecrasını gösteren haritadır. Nil'in Batı Afrika'dan değil de bir gölden doğduğunu bildirmesi oldukça dikkat çekicidir; bu kuram daha sonra, Batlamyus-Hârizmî Kuramı ismiyle tanınacaktır.
Haritalar arasında bir Dünya haritası yoktur; fakat enlem ve boylam verileri bize böyle bir haritayı çizmek için gerekli olan malzemeyi vermektedir.
Ali Kuşçu
XV. Yüzyıl başlarında Semerkant şehrinde doğan Ali Kuşçu, Semerkant Rasathanesi’nin Müdürlüğü’nü yaptığı sırada, Akkoyunlular adına Osmanlılarla barış görüşmelerinde bulunmak için İstanbul’a geldi. Elçilik görevini tamamlayınca da buraya yerleşti. Fatih Sultan Mehmet’in büyük desteğini gördü ve Ayasofya Medresesi’nde (Ayasofya Üniversitesi) görevlendirildi. Burada, Mirim Çelebi, Sarı Lütfü, Sinan Paşa gibi değerli bilim adamlarını yetiştirdi.

Bilhassa, astronomi ve matematik konularında çağının sınırlarını aşacak kadar önemli eğitim ve öğretim çalışmalarında bulunan Ali Kuşçu; Ayasofya Medresesi’nin çalışma programlarını da yeniden düzenlemiştir.
Semerkant Rasathanesi’nde iken ‘Zic-i Uluğ Bey’ (Uluğ Bey’in Yıldız Kataloğu) adlı eserin hazırlanması için gerekli gözlem ve hesaplamaları yaptı. Söz konusu eserde, 1018 tane yıldızın konumu belirtilmiş, astronomi bilimi ile ilgili pratik bilgilere yer verilmiş ve gök cisimlerinin hareketleri anlatılmıştır. Bu eser, çağının en ileri kurumsal matematik bilgilerini içerir.

‘Risaletü’l-Fethiye’ adlı eseri ise 19. Yüzyıl’da, İstanbul Mühendishanesi’nde (İstanbul Teknik Üniversitesi) ders kitabı olarak okutulmuştur. Bu eserde, gök cisimlerinin yere olan uzaklığına yer vermiş; ayrıca, dünya haritasını da kitabının sonuna eklemiştir. Burada yer kürenin eksenindeki eğikliği 23o30’17” olarak tespit etmiştir. Bu, günümüz modern astronomi verilerine oldukça yakın bir tespittir.
Şerafeddin Sabuncuoğlu
Fatih Sultan Mehmet döneminin ünlü doktoru ve tıp bilginidir. 85 yaşında iken yazdığı ‘Mücerrebname’ adlı eserinde, kendi deney ve gözlemlerine yer vermiştir. Asıl çalışma alanı cerrahlık ve deneysel fizyolojidir. ‘Cerrahiyatü’l-Haniye’ isimli eserinde, cerrahlıkla ilgili çalışmalarına yer vermiştir. Bu eserinde, yaptığı cerrahi müdahaleleri resimlerle tasvir etmiştir.

Diş sağlığı ile ilgili olarak verdiği bilgiler oldukça ilgi çekicidir. Örneğin, bugün ‘paradontoloji’ bilim dalının konusu içinde yer alan birçok tıbbi aletin nasıl kullanılacağını ve nasıl temizlenmeleri gerektiğini açıkça anlatmıştır. Boğazından hasta olan bir kişiye yaptığı estetik cerrahi girişimi ve boğaza kaçan cismin çıkarılması, ele aldığı başka bir konudur. Hayvanlar üzerinde yaptığı çeşitli deneylere yer verdiği ‘Mücerrebname’ adlı eseriyle, günümüzden 500 yıl önce, deneysel fizyolojinin temellerini atmıştır. Yılan ısırmaları için, tiryak adını verdiği bir panzehir yapmış ve bunu bir horoz üzerinde denemiştir. Daha sonra kendini yılana sokturmuş, panzehiri yılanın ısırdığı yere sürerek kendini tedavi etmiştir.
Bursalı Ali Münşi
1710 yılında hekimlik yapmaya başlamış Türk bilim adamıdır. Tıp bilimine yaptığı en önemli katkılardan biri ‘Kınakına’ hakkındaki çalışmasıdır. Burada bu ağacın kabuklarının humma, sıtma gibi hastalıklara iyi gelmesi ile ilgili gözlemlerine yer vermiştir.

Bir başka çalışması da bugün dizanterinin en etkili ilacı olarak kullanılan ‘İpeka’ ile ilgilidir. Bu çalışmasında, Batılı kaşiflerce 1711 yılında Amerika kıtasında keşfedilen ‘kınakına’nın 1686’da İstanbul’da tanındığından bahsetmektedir. Ayrıca, ‘ipeka’yı dünyaya tanıtan (1686) Dr. John Hadrian Helvetius’ın yanlış fikirlerinin de kritiğini yapar. İpekanın ishallerde, dizanteride cilt hastalığında, uyuzda, öksürükte ve melankolide, kusma ve zehirlenmelerde nasıl kullanılacağını tarif eder.


FIKRA :))



Bir adam sabah yürürken ilginç bir cenaze kafilesi farkeder; önde giden köpekli ...bir adam, arkasında iki tabut ve tek sıra olmuş yaklaşık 200 adam. Tuhafına gider. Kafilenin başındaki adam kuşkusuz cenazenin sahibidir, yanına yaklaşır ve sorar: - "Beyefendi, bu acılı gününüzde hatırlatmak istemem ama ölenler neyiniz oluyor?" Adam yanıtlar: - "Öndeki karım arkadaki de kayınvalidem." - "Vah vah; başınız sağolsun. Nasıl oldu?" - "Köpeğim karıma saldırıp öldürmüş. Kayınvalidem de karıma yardıma gelmiş onu da öldürmüş." Adam biraz düşündükten sonra sorar: - "Beyefendi kopeğinizi ödünç alabilir miyim?" - "Sıraya geç...

Bu virüsleri hiç duymuş muydunuz?


Bu yazıda sizlere Hiç Duymadığınız Virüslerden Bahsetmeye Çalışacağım.

Virüsleri, solucanları, trojanları duymuş olabilirsiniz, peki ya bu saldırıları hiç duydunuz mu?

Hemen hemen hepimiz solucanlar, trojanlar, olta saldırıları gibi bilgisayarınıza bulaşıp verilerinizi çalmaya çalışan güvenlik tehditlerini ve saldırılarını duyduk. Peki ya bluebugging, smishing ve scareware terimlerini hiç duydunuz mu?

Zararlılar zaman zaman oldukça can sıkıcı olabiliyorlar. Diğer taraftan da güvenlik araştırmacılarının bu sıkıcı ve bazen hasar verici kodlara verdiği isimler gerçekten ilginç.

Bu konumuzda büyük ihtimalle hiç duymadığınız bu saldırı isimlerini ve yaptıklarını ele aldık. İşte açıklamalarıyla ve kaşifleriyle birçoğumuzun hiç duymadığı 9 bilgisayar saldırısı!

Smishing, Botnet, BlueBugging :

Smishing:

Smishing veya ’SMS Phishing’, mobil telefonları hedef alan bir saldırı türü. Bu saldırıda kurbanın telefonuna içerisinde bir bağlantı bulunan kısa mesaj gönderiliyor ve telefon otomatik olarak sahte bir siteye yönlendiriliyor.

Botnet (Zombi PC’ler):

Robot ve Network kelimlerinin birleşimi olan Botnet, sahiplerinin şüphesini çekmeyen ancak spam, zararlı veya virüsler içeren e-postaları diğer bilgisayarlara ileten internet bilgisayarlarına verilen isim. Bu bilgisayarlar ’zombi’ olarak da adlandırılıyor. Hizmeti engelleme (DoS) saldırıları genellikle binlerce zombi PC’den faydalanıyor.

BlueBugging:

İlk olarak Malezyalı bir IT profesyoneli tarafından başlatılan BlueBugging, becerikli bir hacker’ın Bluetooth’u kullanarak bir cep telefonuna yasadışı olarak bağlanması demek. Bu saldırıda genellikle kullanıcı telefonuna yapılan saldırının hiç farkında olmuyor. Bu tür bir açık kullanılarak telefon araması yapmak, SMS mesajlarını okuyup göndermek, telefon rehberi girdilerini silmek, görüşmeleri kesmek ve diğer zararlı etkinliklerde bulunmak mümkün.

Pod slurping, ransomware, scareware :

Pod Slurping:

Amerikan güvenlik uzmanı Abe Usher tarafından keşfedilen Pod Slurping, iPod’unuz veya herhangi bir taşınabilir USB depolama cihazınızdan büyük sayıda dosyayı bilgisayarınızdan kendisine kopyalıyor. Erişim genellikle bilgisayarın başında kimse yokken sağlanıyor ve işlem 65 saniye kadar sürüyor.

Ransomware:

Bilgisayarı neredeyse kullanılmaz hale getiren ve tekrar erişebilmek için kullanıcıdan para isteyen program. Bu tür zararlıların bilgisayarı bir bakıma ’kaçırdığını’ söyleyebiliriz.

Scareware:

Bilgisayarınızı onaracağını iddia ederek kullanıcıyı indirmeye ikna eden yazılımlara scareware deniyor. Scareware programları, genellikle sahte bir sistem taraması gerçekleştiriyor ve kullanıcıya onarılması gereken bazı sorunlar veya kaldırılması gereken bir zararlı listesi gösteriyor. Bu sorunların giderilmesi için programın tam sürümünü satın almanızı isteyen Scareware yazılımı, bunun için bir ücret talep ediyor.

Sidejacking, black hat, white hat :

Sidejacking:

Sidejacking, web sitelerine özel hesaplarınıza erişim sağlamak için kullanılan bir hack’leme tekniği. Web siteleri parolalarınızı şifrelese de size şifrelenmemiş bir ’session-id’ gönderir. Bu session-id, URL içerisinde veya HTTP çerezi içerisindeki rastgele bir veridir. Session-id’yi bulan bir hacker, bunu kullanarak ilgili hesaba erişim elde edebilir.
Black Hat:

’Black hat’ hacker’ları, bilgi sistemlerine izinsiz olarak girmekte uzmanlaşmış olan kişilere verilen addır. Bu hacker’lar bilgisayarları kâr, eğlence veya politik amaçlar için kullanabilirler.

White Hat:

Bir ’White hat’ hacker’ı, bir bilgisayar sisteminde bulunan açıklara zararlı bir saldırı düzenlemek yerine, zayıflığı ortaya çıkarır ve ağı yersiz saldırılara karşı korur. Terim, beyaz şapkalı kovboyun kahraman, siyah şapkalının ise kötü adam olduğu eski batı filmlerinden alınmıştır.

Herkesin bildiği terimler: Worm, trojan, phishing :

Worm (Solucan):

1979’da Xerox Palo Alto araştırma merkezinde ortaya çıkan terim, ilk olarak bilgisayar programlarını daha etkin çalıştırmak için tasarlanmıştı. Ancak sonradan bilgisayarlardaki tüm verileri değiştirebilecek veya silecek şekilde değişti.

Trojan Horse (Truva Atı):

Bu yıkıcı araç kendini zararsız bir uygulama gibi tanıtır. Trojan’lar kendini çoğaltma özelliğine sahip olmasa da bilgisayar virüsleri kadar yıkıcı olabilirler. Bir Trojan Horse veya Truva Atı, bilgisayarınızda bir arka kapı açarak ona virüs bulaşmasına veya hacker’ların PC’nizi denetlemesine izin verebilir.

Phishing (Olta Saldırısı):

America Online hesaplarını kullanıcıları kandırarak çalan hacker’lar tarafından ortaya çıkartılan terim oldukça eski. Saldırıyla hedeflenen bilgiler arasında kullancı adları, parolaralar, banka bilgileri ve kredi kartı numaraları var. Bu saldırı genellikle bir kullanıcıya yasal bir şirketten geldiği izlenimini veren bir e-posta göndererek veya kullanıcıyı yasal gibi görünen ancak yasal olmayan bir web sitesine yönlendirerek gerçekleştiriliyor.
Script kiddies, keylogging, sosyal mühendislik:

Script Kiddies:

Marcus Ranum tarafından ortaya çıkartılan terim, yetenekli hacker’lar tarafından genç veya tecrübesi az ancak yine de tehlikeli hacker’ları açıklamakta kullanılıyor.

Keylogging:

İlk olarak 1983’te Perry Kivolowitz tarafından bir Usenet haber grubu için tasarlanan Keylogging, zamanla çok yaygın bir hale geldi. Keylogging, internet bağlantısı yoluyla klavye girişlerini kaydetmek anlamına geliyor. Bu tür programlar her zaman yasadışı olmayabiliyor ve çocukları izlemede kullanılabiliyor.

Social Engineering (Sosyal Mühendislik):

Türkçesiyle sosyal mühendislik adı verilen saldırılar, kullanıcıyı yasa dışı bir şekilde özel verilerini açığa vurması konusunda ikna etmek anlamına geliyor. Kurbanların açığa çıkardığı veriler genellikle bir bilgisayar ağına saldırmakta kullanılıyor.

Crapware:

Bilgisayarın sabit diski ve belleği gibi değerli kaynaklarını kullanan programlara Crapware adı veriliyor. Terim ilk olarak Marc Orchant tarafından ZDNet blog’unda ortaya çıkartılmış. Crapware, sisteminizi satın almadan önce ona yüklenen programlar olabileceği gibi, internetten kullanıcı farkında olmadan yüklenen programlar da olabiliyor.

Güneş enerjisi ve güneş panelleri nedir?

Solar enerji, panel gibi terimlere son günlerde sıkça rastlıyoruz. Peki onlar hakkında ne biliyoruz?

Yrd. Doç. Dr. Vehbi BÖLAT
Solar enerji, güneş enerjisi, solar panel, güneş paneli, güneş pili, fotovoltaik gibi kavramlar son zamanlarda sık sık sektör dergilerinde, internet sitelerinde kendine yer bulmaya başladı. Peki, nedir bu solar enerji? Yakın geçmişe kadar neden gündemde değildi? Bu yazıda temel olarak güneş enerjisi ile elektrik enerjisi üretmenin yararlarından, güneş pillerinin ve güneş panellerinin yapısından, uygulama alanlarından ve güneş panelleri kullanıldığında dikkat edilmesi gereken hususlardan kısaca bahsedilecektir.
Sanayideki gelişmeyle birlikte artan elektrik enerji ihtiyacı, pahallılaşan elektrik tüketim bedelleri ve mevcut fosil (kömür, doğal gaz vb.) yakıt rezervlerinin süratle azalması yeni enerji kaynaklarının arayışını ve kullanımını hızlandırmıştır. Güneş enerjisi yenilenebilir enerji kaynakları içinde, üzerinde en çok araştırma yapılan enerji türlerinden biridir. Yenilenebilir enerji kaynağı, tükenmeyen, ertesi gün tekrar kullanıma hazır enerji kaynağı demektir. Rüzgar enerjisi, biotermal enerji, güneş enerjisi gibi enerji türleri yenilenebilir enerjilerdir. Gelişmiş ülkelerde elektrik enerjisi elde etmek için güneş enerjisinin uzun yıllardır kullanılmasına rağmen, bu konunun ülkemizde son yıllarda önem kazanmaya başlaması güneş zengini olan ülkemiz için, geç de olsa oldukça sevindirici bir gelişmedir.

Güneş panelleri ile enerji üretimi neden cazip?
Güneş panelleri ile elektrik enerjisi üretimi aşağıda sıralanan nedenlerden dolayı caziptir. Bu nedenler, düşen üretim maliyetleriyle birlikte, güneş panellerinin hızla yaygınlaşmasına neden olacaktır. Güneş panelleri,
1. Sınırsız ve bedava enerji kaynağı olan güneş enerjisini kullanır.
2. Kullanılması durumunda güneş yörüngesi izleyicileri dışında hareketli, aşınan parçalara sahip değildir.
3. Uzun kullanım ömrüne sahiptir.
4. Çevre dostudur; CO2 yaymadığı için yerkürenin ekolojik dengesine olumsuz etkisi yoktur.
5. Düzenli ve sürekli bakım gerektirmez.
6. Seri/paralel bağlandığında çıkış güçleri ölçeklenebilir.
7. Elektrik enerjisinin tüketileceği yere kurulacağı için kablo tesisat maliyeti çok düşüktür.
8. Çalışması için bir operatöre ihtiyaç duymaz, dolayısıyla işletme maliyeti neredeyse sıfırdır.
9. Doğal afetlerden etkilenme olasılığı diğer enerji üreten kaynaklara göre daha düşüktür.  
Tüm bu avantajlarına karşın üretim maliyetlerinin hala yüksek oluşu güneş panellerinin bugüne kadar yaygın kullanım alanı bulmasını engellemiştir. Kullanımın artması ile panel fiyatlarının düşmesi kaçınılmazdır. Talebin artması ise ancak devletin kullanımı teşvik etmesi ve güneş panelleri ile üretilen enerjiyi uygun fiyattan satın alması ile mümkündür.
Yapı
Yapı
Güneş (PV-PhotoVoltaic) panelleri, güneş enerjisini doğrudan DC elektrik enerjisine çeviren güneş pili hücrelerinin (solar cells) seri ve paralel bağlanması ile oluşturulmuş güç sistemleridir. Güneş pili hücreleri, verimleri %3-%31 arasında değişen yarı iletken elemanlardır. Güneş pillerinden elde edilen verim uygulanan teknolojiye, ışık spektrumuna, sıcaklığa, tasarıma ve hücrede kullanılan malzemeye bağlıdır. Güneş pili hücreleri kendi aralarında bağlanarak güneş modüllerini (solar modules), modüller kendi aralarında bağlanarak güneş panellerini (solar panels) ve paneller kendi aralarında bağlanarak çok yüksek güçlerdeki güneş dizinlerini (solar array) oluşturur.
Bir güneş pili hücresinin tipik gerilim ve akım değeri sırasıyla 0.6V ve 7A civarındadır. Güneş pilleri, miliWatt(mW) güç seviyelerinden (örn. hesap makineleri, kol saatleri) MegaWatt(MW) (örn. güneş parkları) güç seviyelerine kadar geniş aralıkta uygulama alanı bulmuştur. Uygulamanın gerek duyduğu gerilim ve akım değerini karşılayacak şekilde güneş pilleri birbirleriyle seri ve paralel bağlanabilir. Seri bağlanan güneş pilleri güneş panelinin terminal gerilimini; paralel bağlanan güneş pilleri ise panelden çekilebilecek akımı artırır. Güneş panelleri, güneş pillerinin üreticiler tarafından üretim aşamasında seri/paralel bağlandığı belli standart güçlerdeki paneller olarak satılır.
Güneş pillerinin ve güneş panellerinin standart test koşullarında (STC, Standard Test Conditions) elektriksel karakteristiklerini belirleyen temel büyüklükler çekilebilecek maksimum güç (Pm), açık devre gerilimi (Voc), kısa devre akımı (Isc), maksimum güç gerilimi (Vmp) ve maksimum güç akımı (Imp)'dır. Dünyanın sayılı güneş pili üreticilerinden biri olan Japon Kyocera firmasının KD205GH-2P model multicrystal güneş modülüne ilişkin ilgili değerler; Pm =205W, Voc=33.2V, Isc=8.36A, Vmp=26.6V, Imp=7.71A'dir.
Uygulama türleri
Uygulama türleri
Uygulamada güneş panelleri temel olarak iki şekilde kullanılır:
1. Elektrik şebekesinden bağımsız (off-grid veya stand-alone) çalışma
2. Elektrik şebekesine paralel (on-grid veya grid-tie) çalışma
Elektrik şebekesinden bağımsız çalışan güneş panellerinden elde edilen DC gerilim ile doğrudan bir DC yük (örneğin DC gerilimden beslenen aydınlatma sistemi, trafik sinyalizasyonu) veya bu DC gücün AC güce dönüştürülmesi ile bir AC yük (örneğin buzdolabı veya TV) beslenebilir. Güneş enerjisinin kullanılamadığı gece saatlerinde ve yetersiz olduğu kapalı havalarda yükün ihtiyacı olan elektrik enerjisi sistemde yer alan ve Ah kapasitesi uygun seçilmiş olan akülerden sağlanır. Aküler çoğunlukla şebekeden bağımsız olan türdeki fotovoltaik sistemlerde yer alır ve bu tip uygulamalara has tipik çalışma karakteristiklerine sahiptir. Aküleri aşırı şarj/deşarj durumlarından korumak ve tampon (float) şarj gerilimi ile şarj olmalarını sağlamak için akü şarj denetleyicisinin sistemde yer alması zorunludur. Kullanım alanı daha geniş olmakla birlikte şebekeden bağımsız olan fotovoltaik sistemlerin en yaygın kullanıldığı uygulama alanları şunlardır:
1. Elektrik enerji iletim ve dağıtım maliyetinin çok yüksek olduğu uzak alanlardaki konutlar
2. Güvenlik sistemleri
3. Yol, konut, bahçe vb. aydınlatması
4. Trafik sinyalizasyon sistemleri
5. Sulama ve arıtma sistemleri
Öte yandan şebekeye paralel çalışan fotovoltaik sistemler, ürettiği elektrik enerjisinin tüketilmeyen kısmı elektrik enerjisi üreten firmaya özel bir tarifeden satılmak amacıyla tasarlanır ve kurulur. Devlet teşviki ile desteklenen bu yapıda başlangıç için yüksek olan güneş paneli kurulum maliyeti zamanla kendini amorti eder. Şebekeye paralel çalışan sistemlerde güneş panelinin yanı sıra, şebekeye gerilim ve frekans olarak senkron çalışan ve güneş panelinin çıkışındaki DC gerilimi AC gerilime dönüştüren bir evirici yer alır. Bu sistemler genellikle şebekeye enerji vermek amacıyla kurulduğu için enerji depolama ortamı olarak bir aküye ihtiyaç duymazlar. Böyle bir sistemde yer alan elemanlar aşağıdaki çizimde gösterilmiştir: 1- bağlantı kutusu, 2- koruma ünitesi, 3- evirici, 4- enerji ölçüm cihazı, 5- sigorta kutusu, 6- elektrik yükleri, 7,8- şebeke bağlantı kutusu.
Fotovoltaik sistemler kurulurken dikkat edilmesi gereken bazı temel hususlar vardır:
1. Panel(ler)in güneye bakması.
2. Panellerin üzerine, panel verimini çok düşürecek olan gölgelerin gelmesinin önlenmesi.
3. Akülerin fotovoltaik uygulamalara uygun şekilde seçilmesi.
4. Maksimum güç çekmek için MPP (Max. Güç Noktası) izleme özelliğinin kullanımı.
Dünyadan çarpıcı bir örnek: Almanya
Dünyadan çarpıcı bir örnek: Almanya
Çarpıcı bir örnek olarak gösterilebilecek Almanya, güneş enerjisinden elektrik enerjisi elde etme konusunda çok önemli adımlar atmıştır. Bu ülkede kurulu güneş panellerinin büyük kısmı şebeke ile paralel çalışmaktadır. 2007 yılı itibari ile Almanya'nın toplam kurulu güneş panel kapasitesi 3800MWp'in üstüne çıkmıştır. Sadece 2007 yılında kurulan güneş paneli kapasitesi 1100MWp'i aşmıştır. 2009 yılı sonunda ise bu kapasite 9.800MWp'e ulaşmıştır. 2010 yılının ilk dokuz ayında bu kapasiteye yaklaşık 5.400MWp eklenmiştir. 2006 yılında Avrupa Komisyonu, 2010 yılına kadar Almanya'nın 4.500MWp kurmuş olacağını tahmin ediyordu. Bu ülkede güneş fotovoltaik kurulumunun % 90'ı şebekeye bağlıdır (Kaynak: Wikipedia). Almanya'nın en çok güneş ışığı alan coğrafi bölgesine düşen ışık miktarı, Türkiye'nin en az güneş ışığı alan coğrafi bölgesine düşen ışık miktarının altındadır. Bununla beraber Almanya'da 2007 yılında farklı büyüklüklerde kurulan güneş panellerinin toplam güç kapasitesinin Türkiye'nin Keban barajının neredeyse kurulu güç kapasitesi kadar olması düşündürücüdür.
Türkiye'deki fotovoltaik sistem örnekleri
Tipik bir arazi montajlı on-grid uygulama örneği olarak Tunçmatik A.Ş. firmasının Gaziantep'te TAD Piliç için 10.000 m2 alana kurduğu Türkiye'nin en yüksek güçlü güneş santrali gösterilebilir. Her biri 250kWp gücünde 2000 adet güneş panelinden oluşan 500kWp'lik bu güneş santrali ülkemizde bu güçte kurulmuş olan ilk ve tek uygulamasıdır. Yıllık 800.000kWh elektrik enerjisi üretimi öngörülmektedir.
Bunun yanı sıra yine Tunçmatik A.Ş. firmasının Afyon bölgesinde Hoca Elektrik için projelendirdiği ve devreye aldığı 100kWp gücündeki çatı montajlı on-grid uygulaması ile yıllık 130.000kWh elektrik enerjisinin üretimi planlanmıştır. Bu uygulamada ise 250Wp gücünde 400 adet solar panel kullanılmıştır.
Bu fotovoltaik sistemler şebekeye sürekli bağlıdır ve güneş panellerinin ürettiği elektriksel güç, tüketilen elektriksel güç ve diğer ölçüm parametreleri internet üzerinden on-line olarak izlenebilmektedir.
Bu yazıda kısaca güneş enerjisinin elektrik enerjisi üretimindeki önemine değinilmiş, güneş panellerinin kullanım şekilleri belirtilmiş ve Almanya'da yenilenebilir enerji kaynağı olarak güneşin ve fotovoltaik sistemlerin kullanımına verilen önem vurgulanmıştır. Türkiye'den ise çarpıcı iki örnek sunulmuştur. Makalenin yazımında çok teknik detaylara girmekten özellikle ve özenle kaçınılmıştır. Konu ile ilgili soru, öneri ve yorumlarınızı v.bolat@tuncmatik.com adresine yazarak makalenin yazarına iletebilirsiniz


Makalenin yazarı hakkında: Yrd. Doç. Dr. Vehbi BÖLAT, güç elektroniği alanında 20 yıldan uzun süre çalışmış olup uzmanlık alanlarıyla ilgili danışmanlık, eğitim ve ölçüm hizmetleri vermektedir; özel bir üniversitede öğretim üyeliği yapmaktadır. KGK satışı ve pazarlaması konusunda uzun yıllardır sektörde faaliyet gösteren TUNÇMATİK A.Ş. (www.tuncmatik.com) firmasında teknik danışmanlık görevini yürütmektedir. Uzmanlık alanları Güç Elektroniği, Elektrik Makineleri, Kesintisiz Güç Kaynakları, Fotovoltaik Sistemler, Motor Hız Kontrolü, Elektrik Güç Kalitesi ve Analizi'dir.

22 Nisan 2017 Cumartesi

Aküler, Temel Kavramlar Ve Dikkat Edilecek Hususlar

Aküler, Temel Kavramlar Ve Dikkat Edilecek Hususlar
bu makalede güç elektroniğinin farklı uygulamalarında kendine kullanım alanı bulmuş önemli bir bileşenden, akülerden söz edeceğiz. Güç kaynakları ile birlikte kullanılabildikleri gibi, aküler bağımsız olarak ta kullanılabilirler. Aküler, önemi ve popülerliği ülkemizde gittikçe artmaya başlayan güneş enerjisinden elektrik enerjisi elde eden fotovoltaik sistemlerinin önemli bir sistem bileşenidir. İçinde yer aldığı sistemlerin sürekliliği, güvenilirliği açısından uygun kapasite değerinde seçilmeleri, karakteristik değer ve değişimlerinin anlaşılması ve bakımlarının düzenli yapılması son derece önemlidir.
Aküler, sınırlı süreli elektrik kesintilerinde yüklerin elektrik enerjisi ile beslenmesini ve çalışmalarını sürdürmesini sağlayan elektrik enerjisi depolama organlarıdır. Akülerin en yaygın kullanım alanı bulduğu uygulamaların başında Kesintisiz Güç Kaynakları (KGK) gelmektedir. Kendi başına bir KGK cihazının güvenilirliği ne denli yüksek olursa olsun, KGK sisteminde yer alan akülerden birinde dahi ortaya çıkacak bir sorun tüm KGK sisteminin güç koruma özelliğini ortadan kaldıracak ve sistemi güvenilir olmaktan uzaklaştıracaktır.
Sulu tip kurşun-asit aküler, valf regüleli kurşun-asit (VRLA) veya bilinen diğer adıyla bakımsız kurşun-asit aküler ve nikel-kadmiyum aküler endüstriyel ortamlarda en yaygın kullanılan akü türleridir.

Valf Regüleli Kurşun-Asit (VRLA) Aküler

Temel kurşun-asit aküler sülfürik asit elektrolitin içinde yer alan kurşun dioksit (PbO2) yapıda pozitif elektrot ile kurşun (Pb) yapıda negatif elektrottan oluşur. Şarj işlemi esnasında akünün bağlı olduğu kaynaktan çektiği elektrik enerjisi aküde kimyasal enerji olarak depolanır; deşarj işlemi sırasında ise depolanan bu kimyasal enerji aküye bağlı yükte elektriksel enerji olarak harcanır. Deşarj olan VRLA akünün, gerçekleşen kimyasal reaksiyon sonucu negatif elektrodunda kurşun sülfat (PbSO4) birikirken elektrolitteki su miktarı da artar:

Yeniden şarj işlemi deşarj işleminin tersidir.

Aküler üreticin tavsiye ettiği şarj koşullarında, ortam sıcaklığında ve elektriksel gerilim/akım değerlerinde şarj edilmelidir. Aksi takdirde şarj döngüsü tam verimle gerçekleşmez ve negatif elektrotta hidrojen, pozitif elektrotta oksijen oluşur. Bu istenen bir durum değildir. 12V açık terminal gerilimine sahip bir VRLA akü 6 adet akü hücresinden oluşur ve tam şarj olmuş akünün hücre başına düşen nominal gerilimi yaklaşık 2.1 V’ dur.

VRLA aküler iki tiptir: 1- Elektroliti emilmiş VRLA akü, 2- Elektroliti jel olan VRLA akü. Elektroliti absorbe edilmiş VRLA aküler KGK uygulamalarında yaygın olarak kullanılır ve kendilerinden kısa süreyle yüksek akımların çekilmesine izin verirler. Kısa süreyle yüksek akım taşıyabilmeleri plakalarının ince, plaka sayısının fazla ve iç dirençlerinin düşük tutulmasıyla sağlanır. Öte yandan elektroliti jel şeklinde olan aküler yapısal olarak sulu tip akülere benzerler ve uzun deşarj sürelerinin gerektiği telekom uygulamalarında kullanılırlar. VRLA akülerde iç direncin düşürülmesi akü terminal geriliminde AC ve DC dalgalılığın artmasına yol açar. İdealde akü şarj geriliminin saf DC gerilim olması gerekirken, uygulamada akü ömrünü kısaltacak şekilde dalgalı DC gerilimle de şarj edilebilirler (Şekil 2 ve 3).

Şekil 1. Deşarj olmayan AC dalgalılık akımı

Şekil 2. Deşarj olan AC dalgalılık akımı
Deşarj davranışı göstermeyen düşük genlikli AC dalgalanmaya sahip şarj akımı (Şekil 1) ile şarj edildiğinde akünün sıcaklığı artar. Akü sıcaklığındaki her 1 oC’lik artış akü ömrünü yaklaşık %10 azaltır. Daha yüksek genlikli AC dalgalılığın üzerine bindiği DC şarj akımı (Şekil 2) ise akünün şarj işlemi sırasında aynı zamanda deşarj da olmasına da neden olur. Bu şekildeki şarj akımı istenmez ve akü ömrünü önemli ölçüde kısaltacak sonuçlara neden olur. Akü ömrünün uzun olması için şarj gerilimi ve buna bağlı olarak şarj akımı saf DC akım formunda olmalıdır.
VRLA aküler, genellikle sabit gerilim ve sabit akım karakteristiğinin bir arada yer aldığı şarj üniteleri üzerinden şarj edilirler (Şekil 3)

Şekil 3. Sabit akım ve sabit gerilim ile şarj
Bu şarj yönteminde aküler belli bir terminal gerilimine ulaşana kadar sabit akım ile, bu noktadan itibaren tam kapasitelerine ulaşana kadar sabit gerilim ile şarj işlemine tabi tutulurlar. Ancak bu yöntemin neden olduğu grid korozyonu nedeniyle intermittent şarj yöntemi çoğu kez tercih edilir.

Akü Nominal Kapasitesi

Üzerinde yazılı olan Ah (Amper-saat) akünün kapasitesini, diğer bir deyişle depolayabileceği maksimum elektrik enerjisi miktarını gösterir. Bununla beraber akünün deşarj hızı nominal kapasitesini etkiler. Yüksek akım ile deşarj olan bir akünün kapasitesi, düşük akım ile deşarj olması durumuna göre daha azdır. Akü deşarj hızı akü broşürlerinde C değerleri ile belirtilir. Örneğin; C100= 100 Ah kapasite değerine sahip bir akü 100 saat boyunca 1 A akım verdiğinde nominal kapasitesinde kullanılabilecekken, aynı aküden 20 saat süreyle 4 A çekildiğinde daha düşük kapasitede (C20=80 Ah) kullanılmış olur. Özetlemek gerekirse aküden deşarjı sırasında düşük akım çekilmesi akü kapasitesini artırır! Yüksek deşarj akımının yanı sıra, akünün yaşı artıkça ve ortam sıcaklığı azaldıkça akü kapasitesi azalmaya başlar.
Aküler nominal kapasitelerinin 1/10 değerinin üstünde bir akım ile şarj edilmemelidirler. Aksi takdirde hücre yapısı zarar görür ve oluşan gaz salınımı ile elektrolit hızla azalır.

 Diğer Tanım ve Kavramlar

Şarj Durumu (State of Charge, SoC), aküde kalan elektrik enerjinin bir göstergesidir. %30 deşarj olmuş bir akünün SoC değeri %70’dir. Tipik değerler 12V SLI tipi akü için aşağıda   Tablo 4.1’de verilmiştir.
Şarj/deşarj Döngüsü (Cycle), akünün nominal kapasitesine kadar şarj edilip ardından deşarj olması işlemidir. Bu işlem 1 şarj/deşarj döngüsüdür.
Deşarj Derinliği (Depth of Discharge, DoD), akünün bir döngüde yeniden şarj edilmeden önce ne kadar deşarj olduğunu gösterir. %30 DoD, %70 SoC değerine eşittir.

Nominal Şarj/deşarj Döngü Ömrü (Rated Cycle Life), akü kapasitesi orijinal kapasitesinin  %80’ine düşmeden gerçekleşmesi beklenen şarj/deşarj işlemi sayısıdır ve akü üreticisi tarafından belirtilir. Döngü ömrü, ortalama deşarj derinliği ve ortalama sıcaklık dikkate alınarak saptanır. Daha yüksek sıcaklıkta derin deşarj olan bir akünün döngü ömrü daha kısadır. Örneğin deşarj derinliği (DoD) %30 olacak şekilde kullanılan bir akü %100 Ah kapasiteyle 1200 kez şarj/deşarj olabilirken, nominal kapasitesinin %50’sine kadar deşarj olmasına izin verilerek kullanıldığında aynı akü sadece yaklaşık 200 kez şarj ve deşarj olabilmektedir (Şekil.4). Bu şekilde şarj/deşarj sayısını, diğer bir deyişle akü ömrünü son derece kısaltan derin deşarj işleminden özenle kaçınılmalıdır.  25oC üstü sıcaklık ve fazla sayıda şarj/deşarj işlemi akü ömrünü kısaltan diğer önemli faktörlerdir.
Kendiliğinden Deşarj (Self Discharge), akülerin şarj olmadan bekletilmeleri halinde deşarj olmalarıdır. Yeni akülerde bu değer %5/ay civarında iken, sıcak havalarda kullanılan yaşlı akülerde bu değer %30-40/ay değerlerine kadar çıkabilmektedir.

Şekil 4. Akü döngü ömrünün deşarj derinliğine (DoD) bağlı değişimi

Akü Arızaları

Akülerde karşılaşılan temel arızalar şunlardır:
  1. Yüksek empedans: Plakaların korozyonu, plakalar ile aktif malzeme arasındaki gevşek bağlantı ve asidin düşük Specific Gravity (SG) değeri bu arızanın temel nedenleridir.
  2. Düşük empedans: Plakalar arasındaki kısa devre bu arızaya neden olur.
  3. Kapasite kaybı: Derin deşarj, çok sayıda şarj/deşarj döngüsü, yüksek sıcaklık bu arızaya neden olur.

Akülerin İzlenmesi


Uygulamada kullanılan akülerin beklenen performansı verip veremeyeceği, durumları izlenerek anlaşılabilir. Sulu tip akülerde su seviyesi, spesifik asit gravity değeri ve hücre gerilimi rahatlıkla izlenebilirken kapalı monoblok yapıdaki VRLA akülerde bu değerleri gözlemek mümkün değildir. Bununla beraber VRLA aküleri izlemek için üç temel yöntem mevcuttur: gerilim, akım ve empedans temelli izleme.

WiFi Kapsama Alanını Arttırmak İçin 7 Yöntem

Kablosuz modeminize bağlanmakta sorun mu yaşıyorsunuz? Sürekli kopuyor ya da 1-2 çubuk gibi zayıf sinyaller mi alıyorsunuz? Dizüstü bilgisayarınızdan vazgeçmeden ya da neredeyse modası geçmiş kablolu bağlantıya dönmeden önce makalemizi okumalısınız.
Sorunu gidermeden önce, sorunun nelerden kaynaklandığına göz atalım. Zayıf kablosuz bağlantının belli başlı birkaç sebebi vardır. Öncelikle kablosuz modemlerin birçoğu size 60-70 metreden daha uzak bir mesafeden bağlantı şansı sunmaz. Öte yandan, çoğu evde bulunan sıvalı ve pürüzlü duvarlar, kablosuz olarak gönderilen sinyali, alçıpan (ortası alçı, iki yüzü karton kaplı, düzgün yüzeyli plakalar) duvarlara göre daha çok bloke ederler. Bu yüzden sinyal size ulaşana kadar zayıflar.
Bu problemin çözümü ise sadece pahalı modemler ya da dağıtıcılar değildir. Makalemizde bir servet ödemeden nasıl çözüme ulaşacağımıza dair birkaç ipucu bulacaksınız. İlk iyi yöntemin maliyeti ise sıfır.
1 – Modeminiz İçin Uygun Bir Nokta Belirleyin
Öncelikle problemi çözmek için masrafsız olan yollardan başlayalım. Eğer zayıf sinyal alıyor ya da hiç bağlanamıyorsanız yapmanız gereken ilk iş modeminizin yerini kontrol etmek. Unutmayın, kablosuz modeminiz WiFi sinyallerini her yöne eşit olarak dağıtır.
Aşağıdaki resimde, evin köşesine konumlandırılmış bir modemin bütün evi besleyemeyebileceğinin bir örneğini görebilirsiniz.
Eğer modeminizi, ağa bağlanmak istediğiniz yerlere göre daha merkezi bir yere konumlandırırsanız, istediğiniz yerlerden daha rahat bağlanabilirsiniz. Hemen evin ortasını düşünmeyin, önce hangi odaların kablosuz bağlantıya ihtiyacı olduğunu gözden geçirin.
Modeminizin kablo ya da telefon hattınıza bağlı olduğunu da hesaba katmalısınız. Bu hatlara bağlı kalmak zorunda olmanız, modemin yeri konusunda muhtemelen sizi kısıtlayacaktır. Eğer modeminiz için daha uygun bir yer bulduysanız ve telefon ya da kablo bağlantısı tarafından kısıtlanmayan bir nokta ise, hemen deneyin. Eğer probleminiz çözülmediyse üzülmeyin, diğer yöntemleri de uygulayabilirsiniz.
2 – Windows 7 İle Sanal Erişim Noktası Yaratın
Microsoft’un Konukçu Ağ (Wireless Hosted Network) olarak adlandırdığı bu özellik Windows 7 ile beraber geliyor ve sanal bir dağıtıcı yaratmanızı sağlıyor. Bu özellikle, başka bir ağa bağlı olsanız bile kablosuz adaptörünüzü sanal bir dağıtıcıya çevirebilir ve diğer WiFi kullanıcılarının sizin sanal dağıtıcınız üzerinden internete bağlanmasını sağlayabilirsiniz.
Bu yöntem ile kablosuz sinyalin kapsama alanı dışında kalan bir bilgisayar, sanal dağıtıcıya sahip bir bilgisayar aracılığıyla internete bağlanabiliyor. Eğer Windows 7 işletim sistemine sahip ve bağlantı problemi olmayan bir bilgisayarınız varsa, kapsama alanı dışındaki bilgisayarları bu yöntemle internete bağlayabilirsiniz. Eğer uzaktaki bilgisayar için tam performans istiyorsanız, en iyi yöntem bu değil ama denemeye değer.
Yöntemin nasıl çalıştığına dair bir gösterim:
Bu yöntemi uygulamak için, öncelikle Windows 7 işletim sistemine sahip bilgisayarınızdan kablosuz ağınıza bağlanın. Daha sonra, sanal dağıtıcınızı oluşturun. Bu işlemi komut sistemiyle yapılabileceğiniz gibi, Connectify benzeri bir araçla da yapabilirsiniz. Bu adımdan sonra, kapsama alanı dışındaki bir bilgisayar ile modem yerine, oluşturulan sanal dağıtıcıya bağlanın.

3 – Kablosuz Ağda N Standardına Geçin
Diğer bütün teknolojiler gibi WiFi teknolojisi de gelişmeye devam ediyor. Gelişen teknoloji ile birlikte, WiFi ürünleri daha fazla hız ve daha fazla kapsama alanı sunuyor. Hemen hemen hepsi IEEE tarafından üretilen belirli bir standardı kullanıyor. İlk geliştirilen standart 802.11b olarak adlandırıldı. Sonra, daha hızlı ve kapsama alanı daha geniş olan 820.11g geliştirildi. Şu an ise hepsinden çok daha üstün teknolojiyle geliştirilen 802.11n standardı mevcut.
Eğer hala 802.11b ya da 802.11g kablosuz standardını kullanıyorsanız, 802.11n standardına geçme zamanı çoktan gelmiş. Aşağıdaki fotoğrafta da görebileceğiniz gibi, 802.11n standardını kullanan modemlerin çoğunda birden fazla sayıda anten var. Sadece yeni standarda geçerek bile kapsama alanını probleminizi çözebilirsiniz.
D-Link Modem
Maksimum performans ve kapsama alanı için, modeminizin ve kablosuz adaptörünüzün aynı standardı desteklemesi gerekiyor. Bu sebeple modem için 70 – 130 Lira arası, her bir bilgisayar için ise 40 – 80 lira arası masraf yapmanız gerekiyor. Eğer daha fazla kapsama alanı istiyorsanız, bu iş için özel olarak üretilmiş, yüksek kazançlı antene sahip özel dağıtıcılar mevcut.
4 – Daha Güçlü Bir Anten Kullanın
Bütün antenlerin sinyal dağıtma gücü eşit değildir. WiFi modem satıcıları genelde ucuz antenler kullanılırlar ve bu da kapsama alanının düşük olmasına neden olur. Eğer daha iyi bir kapsama alanı istiyorsanız daha güçlü bir anten satın alabilirsiniz.
Alışveriş yaparken akılınızda bulunması için küçük bir bilgi, antenlerin sinyal alma ve gönderme gücü dBi ile gösterilen bir birimle ölçülür. Genellikle, bir antenin dBi değeri yükseldikçe, kapsama alanı da genişler.
Bunun yöntemi uygulamak için yapmanız gereken, üreticilerin web sitelerine bakıp sizin modeminize ya da bilgisayarınıza uyumlu, daha güçlü olan anteni belirleyip satın almak. Belirlediğiniz antenin aynı zamanda kullandığınız kablosuz standardını da desteklemesi gerektiğini unutmayın.
D-Link Anten
Yeni anteni satın aldıktan sonra yapmanız gereken çok basit. Eğer dizüstü bilgisayarınız için bir anten aldıysanız, çoğunlukla USB ile bağlandıklarından yapmanız gereken tek şeyi anten kablosunu USB portuna takmak.
Eğer masaüstü sisteminiz için bir anten aldıysanız o zaman iki senaryo var. Eğer anten ile birlikte yeni bir adaptör aldıysanız, yapmanız gereken sistemin içini açıp aldığınız adaptörü PCI yuvasına takmak. Fakat eğer USB bağlantılı bir adaptör aldıysanız işiniz çok daha kolay, yapmanız gereken tek şey adaptörü USB girişine takmak.
5 – Kapsama Alanını Tekrarlayıcı İle Genişletin
WiFi kapsama alanını genişletmenin bir diğer yöntemi ise, bir tekrarlayıcı kullanmak. Tekrarlayıcı kullanmak, prensip olarak daha önce bahsettiğimiz “Windows 7’de sanal erişim noktası oluşturmaya” benziyor. Bir adet kablosuz tekrarlayıcı satın alıp, modeminiz ile kapsama alanı dışında kalan bilgisayarın arasına konumlandırın. Bu şekilde bilgisayar, kablosuz olarak tekrarlayıcı bağlanacak, tekrarlayıcı da kablosuz olarak modeminize.
Bu yöntem performans açısından çok kullanışlı değil. Modeme direk bağlanan bir bilgisayara göre, modeme tekrarlayıcı üzerinden bağlanan bir bilgisayarın internet performansı neredeyse yarı seviyede. Eğer sadece internette sörf yapıyorsanız büyük bir problem değil ama eğer online oyun oynuyor ya da yüksek miktarda indirme yapıyorsanız aradaki fark can sıkabilir. Fakat internete hiç bağlanamamaktan iyidir diyorsanız, bu yöntem probleminizin çözümü olabilir.
USRobotics ya da Linksys’nin tekrarlayıcılarını Türkiye pazarında bulmak mümkün.
6 – Elektrik Hattı Ağı Oluşturun
WiFi teknolojisi, ev ağlarının tek kablosuz çözümü değil. HomePlug Powerline Alliance tarafından standart haline getirilmiş Elektrik Hattı Ağı oluşturma teknolojisi de mevcut. Bu teknolojiyle veriler, evinizdeki elektrik tesisatı üzerinden aktarılıyor ve herhangi bir elektrik çıkışını ağ portu ya da kablosuz erişim noktası haline getirmek mümkün.
Ağınızı elektrik hattı adaptörleriyle genişletmek, genellikle tekrarlayıcıya göre daha yüksek hız ve performans sunar. Fakat, ağ performansınız evinizdeki elektrik tesisatının kalitesine, tesisata bağlı olan diğer elektronik aletlere ve kullandığınız elektrik hattı adaptörünüze bağlıdır. Bu yöntemin getirisi ise, evinizdeki kablo kalabalığından kurtulmak.
Birçok üreticinin elektrik hattı adaptörlerini ülkemizde bulmak mümkün. 100 ila 300 lira arasında değişen adaptörlerden size uygun olanını seçip satın alabilirsiniz.
7 – Bir Modem Ya da Dağıtıcı Daha Kullanarak Ağınızı Genişletin
Bir adet daha modem ya da dağıtıcı kullanarak ağınızın kapsama alanını iki katına çıkarabilirsiniz. Eğer ilk birkaç öneri probleminizi çözmediyse ve siz, ağınızı minimum performans kaybıyla genişletmek istiyorsanız bu seçenek tam size göre. Yapmanız gereken şey ise, sonradan aldığınız modeminizi ya da dağıtıcınızı, ana modeminize bağlamanız. Diğer önerilerin bazılarından daha karışık olmasına karşın, önerilerimiz arasında en ucuz olanlardan biri.
Bu yöntem için, evinizde kullandığınız modeme benzer bir modem ya da dağıtıcı almanız gerekiyor. Bunun yanında, iki modemi birbirine bağlamaya yetecek uzunlukta Ethernet kablosuna ihtiyacınız olacak.
Ekstra modeminizi kurmadan önce, kablosuz ağ seçeneklerinizi gözden geçirmeniz gerekiyor. Satıcınızın verdiği CD’deki ya da web sitesindeki dökümanlar bu ayarları yapmanızda yardımcı olacaktır. Ek olarak aldığınız modeminizi ana modeminizden farklı bir kanala ayarlayabilirsiniz fakat unutmayın, iki cihaz da aynı ağ adına sahip olmalı. Eğer bir erişim noktası kullanıyorsanız, IP adresini otomatik olarak alması için DHCP’yi aktif etmeniz gerekiyor.


SOR BENİ